Sosyal hayatta ağrısız bir baş, pürüzsüz bir kariyer ve herkesle canciğer bir varoluş sürdürmenin tek bir altın kuralı vardır: Görmemek, duymamak ve en önemlisi asla sormamak.
Bütün mesele, o sihirli formülü hayatın merkezine yerleştirebilmekte: "Sana ne? Boş ver,sanamı kaldı, Bak kimse bir şey söylemiyor "
Dünyanın en konforlu sığınağıdır burası. Bir yerde emekler harcanıyor, yükü çekenler kenara itilip son anda gelen tabelalara alkış mı tutuluyor? Sakın ola kafayı kaldırıp bakılmayacak. Birileri hak etmediği başköşelere kurulurken ortalıkta bir tiyatro mu dönüyor? Aman ha, perdeyi aralamaya kalkışılmayacak.
Çünkü bu sahnede en büyük kabahat, haksızlığı yapmak değil; haksızlığa isim koymaktır.
Sessizce köşesinde oturup dekorun bir parçası olmayı kabul edenler her zaman "makbul ve uyumlu" vatandaş sayılır. Onlar işini yapar, çayını içer, sırası geldiğinde alkışını tutar ve evine döner. Ne şiş yanar ne kebap.
Fakat o masaya bir konu geldiğinde, biri çıkıp da herkesin baktığı yönün tam tersinden, farklı bir düşünceyle yaklaştığı anda ortalık bir anda karışır. Ezberler bozulur, salonun tüyleri diken diken olur. Suçlu anında bellidir: O aykırı fikri masaya bırakan densiz.
Hemen koro halinde aynı terane başlar: "Neden kurcalıyorsun? Niye her şeyi mesele ediyorsun? Bırak kim ne yaparsa yapsın."
İşin aslı, bu telaş soru sorana duyulan öfkeden kaynaklanmaz. O soru, meclistekilerin yıllardır itinayla inşa ettiği o sahte huzuru tehdit eder. Herkes bilir aslında kralın çıplak olduğunu; herkes farkındadır kimin yük taşıyıp kimin vitrinde caka sattığının. Ama o yalan o kadar tatlı, o riyakârlık o kadar zahmetsizdir ki, birinin gerçeği seslendirmesi bütün o ucuz dekoru yerle bir eder.
Görmezden gelmek bedavadır, fark etmek ise sorumluluk ister. İdare etmek konforludur, itiraz etmek yalnızlaştırır.
Bu yüzden en akıllıca yol, haysiyeti ve hakkaniyeti bir kenara bırakıp o büyük koroya katılmaktır. Yanında bir haksızlık, bir yanlış yapılırken doğru olanı söylemeyeceksin; vitrine çıkan tenekeye alkış tutacaksın. Biri haksızlığa uğradığında omzuna vurup "Boş ver oğlum, sana ne" diyecek, böylece hem düzeni koruyacak hem de kendi vicdanını nadasa bırakacaksın.
Kısacası formül gayet açık:
Gözünü kapatacaksın, alkışını eksik etmeyeceksin ve her haksızlığın karşısında o kutsal cümleyi fısıldayacaksın: "Bana ne?"
Nasılsa gerçeği konuşanları aforoz edecek, kurulu düzeni alkışlayacak bir kalabalık hep hazırda bekler. Bütün mesele, o konforlu yalanın tadını kaçırmayacak kadar uysal kalabilmektedir.
