Victor Hugo’nun ölümsüz eseri Notre Dame’ın Kamburu’nda geçen o devasa katedral, uzaktan bakıldığında haşmetli bir mimari harikasıdır; içeriden bakıldığında ise bitmek bilmeyen bir illüzyon tiyatrosu. Siyaset sahnesi de tıpkı o katedral gibidir.
Bu yapının kulelerinde her daim bir Quasimodo bulunur. Sırtında yılların yükü, hafızasında o taş duvarların her bir harcının hikâyesi saklıdır. Fırtına çıktığında çanı çalar, çatı aktığında harç taşır, yapı sarsılmasın diye ömrünü tüketir. Gelgelelim yapının karar vericileri için o figür, göz zevkini bozan, fazla ses çıkaran ve her nefesinde kuralların soğuk gerçekliğini hatırlatan sevimsiz bir detaydan ibarettir. Çünkü kurumun hafızası olmak, günübirlik cambazlıklarla düzen kuranların tekerine çomak sokmaktır.
Asıl itibar, duvardaki "gevşek tuğla"ya bahşedilir.
Hangi rüzgâr eserse o yana meyleden, aidiyeti pamuk ipliğine bağlı, her an düşüp de karşı kaldırıma yuvarlanabilecek o meşhur tuğla... Yanlış bir safa mı geçti, kurumsal ağırlığı yerle bir edecek bir hafiflik mi sergiledi? Hiç mühim değil. Yüzünü biraz ekşitip kapıya doğru bir adım atması yeterlidir. Anında koro devreye girer; etrafında pervane olunur, kaprisi el üstünde tutulur, kifayetsizliği büyük bir meziyetmiş gibi pohpohlanır. Mala kapan koşturur, düşmesin diye etrafı sıvalarla sıvanır. Zira o gevşek tuğlanın gidişi, vitrindeki sahte kalabalığın eksilmesi demektir.
Temeldeki sağlam taşa ise kimse iltifat etmez. O zaten oradadır; harcı sağlamdır, davası bellidir, sadakati tartışılmazdır. Gitmeyeceğine, her şarta göğüs gereceğine o kadar kesin gözüyle bakılır ki, en ağır yükler hiç düşünülmeden onun sırtına boca edilir. Üstelik o sağlam taş bir gün çıkıp da yapının intizamını, duvarın dengesini hatırlatacak olsa, faturayı ilk ödeyen yine kendisi olur: "Ahengi bozuyorsun, taşları döküyorsun."
Siyasetin bu kadim çelişkisi hiç şaşmaz: Hata yapanın nazı çekilir, yükü taşıyanın hatırı hoyratça harcanır. Sadakat çantada keklik sayılırken, kapı eşiğinde bekleyen oportünizme methiyeler düzülür.
Ne var ki gevşek tuğlaları sıvayla tutarak muhkem bir bina inşa ettiğini sananların yanılgısı büyüktür. İlk fırtınada o allanıp pullanan tuğlalar çoktan başka avlulara yuvarlanmış olur. Geriye ise sadece yükü taşırken omurgası incitilmiş sağlam taşların sessizliği kalır. Ve o sessizlik başladığında, ne kulede çalacak bir çan kalır ne de yapıyı ayakta tutacak bir harç.
