Taner ARÇUKOĞLU
Köşe Yazarı
Taner ARÇUKOĞLU
 

Rant Çarkı: Çanakkale’de Verilen Canlardan Parsellenen Vatana

Adliye koridorlarında bir yurttaşın veya bir aydının boynu bükük, omuzları çökmüş durduğu bu ülkede; çeyrek asırlık kamu yönetiminin, milyarlarca liralık belediye bütçesinin ve şaibeli ihalelerin hesabını vermeye gelen bir figürün ağzında sakızla, sırıtan ve adeta alay eden bir kayıtsızlıkla yürümesi sadece bireysel bir edepsizlik değildir. O görüntü; devletin ciddiyetine, yargının bağımsızlığına ve en önemlisi bu milletin haysiyetine açıktan savrulmuş bir meydan okumadır. "Bana bir şey olmaz, arkamda kurduğum ağlar var" kibrinin cisimleşmiş hali olan o çiğnenen sakız, aslında milletin sabrını sınayan bir dokunulmazlık gösterisidir. 25 yıl boyunca yönettiği başkentin devasa kaynaklarının hesabını 2 saatte verip kapıdan gülerek çıkabilmek, ancak bir hukuk devletinin değil, organize bir cezasızlık rejiminin tezahürü olabilir. 1920’lerin Ankara’sından Parsellenen Başkente Bir yanda 1920’lerin çorak Ankara’sında, yamalı çizmelerle bir ulusun haysiyetini ayağa kaldıran kadrolar; diğer yanda aynı Ankara’nın kaynaklarını onlarca yıl boyunca şahsi veya zümresel bir saltanatın yakıtı haline getiren siyasal pragmatizm. Türkiye’nin bugün yaşadığı derin ahlaki ve ekonomik krizin özeti, tam olarak bu iki uç arasındaki uçurumda gizlidir. Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları, Çanakkale’den Sakarya’ya kadar bu toprakları vatan kılarken arkalarında şahsi servetler, yurt dışına transfer edilmiş fonlar ya da akrabalara devredilmiş gayrimenkul imparatorlukları bırakmadılar. Onların mücadelesi, tebaadan yurttaş; çökmüş bir imparatorluğun harabelerinden onurlu ve kendi ayakları üzerinde duran bir cumhuriyet var etme kavgasıydı. Ankara, o gün için lüksün ve rantın değil, fedakarlığın ve ortak kaderin başkentiydi. Bugün gelinen noktada ise kutsal kavramların arkasına sığınan bambaşka bir mekanizma işlemektedir: Değerlerin Araçsallaştırılması: Vatan, millet, ezan ve bayrak gibi toplumun en hassas ortak paydaları, kamu ihalelerinin, imar rantlarının ve denetimsiz harcamaların üzerini örten birer Güvenilirlik kalkana dönüştürülmüştür. Sokakta derinleşen yoksulluk dini ve milli hamasetle meşrulaştırılmaya çalışılırken, devasa bütçelerin şeffaflıktan uzak yönetimi sorgulanamaz kılınmak istenmektedir. Yargı ve Adalet Terazisindeki Sapma: Bir karikatür, bir sahne şakası ya da bir sosyal medya eleştirisi yüzünden yurttaşların ve sanatçıların (Deniz Göktaş gibi mizah üreticilerinin) hızla yargı kıskacına alındığı bir düzende; milyarlarca liralık kamu zararı, usulsüzlük ve yolsuzluk iddialarının muhatapları adliye koridorlarında adeta meydan okuyan bir rahatlıkla yürüyebilmektedir. Yargının zayıflara karşı şahin, muktedirlere karşı temkinli tutumu, cumhuriyetin "kanun önünde eşitlik" ilkesini zedelemektedir. Yetim Hakkı ve Rant Ekonomisi: Çeyrek asırlık yerel yönetim pratiklerinin, kapalı kapılar ardında yapılan protokollerin ve yurt dışına uzandığı iddia edilen servet transferlerinin faturası doğrudan bu milletin sırtına yüklenmiştir. Üretmeyen, yalnızca arsa kapatıp beton satan, kamu gücünü zenginleşme aracına dönüştüren zihniyet, yetim hakkını ve gelecek nesillerin refahını tüketmiştir. Cumhuriyet, köklerini toprağa düşenlerin fedakarlığından aldı; fakat ayakta kalabilmesi, kamu kaynaklarını ve milli değerleri sömüren bu dokunulmazlık zırhının hukuk yoluyla delinmesine bağlıdır. Tarih, milletin kutsallarını kendi ikballerine basamak yapanları değil; yokluk içinde o millete bir vatan armağan edenlerin onurlu yürüyüşünü kaydeder. Hesap sorulamayan hiçbir saltanat baki kalmamıştır ve bu toplumun gerçek vicdanı, kimin bu vatan için kanını, kimin ise bu vatanın sırtından servetini büyüttüğünü gayet iyi bilmektedir. Sonuç: Hukukun ve Vicdanın Kaçınılmaz Hesabı Ağızda çiğnenen o sakız, sadece kameralara değil; Çanakkale şehitlerine, bu vatanı canı pahasına kuran kurucu kadrolara ve bugün açlık sınırında yaşayan milyonlarca namuslu vatandaşa karşı yapılmış bir hakarettir. Hiçbir siyasi şantaj arşivi, hiçbir ittifak pazarlığı ve hiçbir sahte dokunulmazlık zırhı ebedi değildir. Bu millet, kutsal değerleri arkasına sığınarak cebini dolduranları da, devletin adliyesinde alaycı adımlarla yürüyen o edepsizliği de unutmayacaktır. Gerçek adalet er ya da geç tecelli edecek; milletin rızkını yurt dışına kaçıranlar, o paraların da, o çiğnedikleri ciddiyetin de hesabını bağımsız mahkemeler önünde tek tek verecektir.
Ekleme Tarihi: 06 Eylül 2026 -Pazar
Taner ARÇUKOĞLU

Rant Çarkı: Çanakkale’de Verilen Canlardan Parsellenen Vatana

Adliye koridorlarında bir yurttaşın veya bir aydının boynu bükük, omuzları çökmüş durduğu bu ülkede; çeyrek asırlık kamu yönetiminin, milyarlarca liralık belediye bütçesinin ve şaibeli ihalelerin hesabını vermeye gelen bir figürün ağzında sakızla, sırıtan ve adeta alay eden bir kayıtsızlıkla yürümesi sadece bireysel bir edepsizlik değildir. O görüntü; devletin ciddiyetine, yargının bağımsızlığına ve en önemlisi bu milletin haysiyetine açıktan savrulmuş bir meydan okumadır.

"Bana bir şey olmaz, arkamda kurduğum ağlar var" kibrinin cisimleşmiş hali olan o çiğnenen sakız, aslında milletin sabrını sınayan bir dokunulmazlık gösterisidir. 25 yıl boyunca yönettiği başkentin devasa kaynaklarının hesabını 2 saatte verip kapıdan gülerek çıkabilmek, ancak bir hukuk devletinin değil, organize bir cezasızlık rejiminin tezahürü olabilir.

1920’lerin Ankara’sından Parsellenen Başkente

Bir yanda 1920’lerin çorak Ankara’sında, yamalı çizmelerle bir ulusun haysiyetini ayağa kaldıran kadrolar; diğer yanda aynı Ankara’nın kaynaklarını onlarca yıl boyunca şahsi veya zümresel bir saltanatın yakıtı haline getiren siyasal pragmatizm. Türkiye’nin bugün yaşadığı derin ahlaki ve ekonomik krizin özeti, tam olarak bu iki uç arasındaki uçurumda gizlidir.

Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları, Çanakkale’den Sakarya’ya kadar bu toprakları vatan kılarken arkalarında şahsi servetler, yurt dışına transfer edilmiş fonlar ya da akrabalara devredilmiş gayrimenkul imparatorlukları bırakmadılar. Onların mücadelesi, tebaadan yurttaş; çökmüş bir imparatorluğun harabelerinden onurlu ve kendi ayakları üzerinde duran bir cumhuriyet var etme kavgasıydı. Ankara, o gün için lüksün ve rantın değil, fedakarlığın ve ortak kaderin başkentiydi.

Bugün gelinen noktada ise kutsal kavramların arkasına sığınan bambaşka bir mekanizma işlemektedir:

Değerlerin Araçsallaştırılması: Vatan, millet, ezan ve bayrak gibi toplumun en hassas ortak paydaları, kamu ihalelerinin, imar rantlarının ve denetimsiz harcamaların üzerini örten birer Güvenilirlik kalkana dönüştürülmüştür. Sokakta derinleşen yoksulluk dini ve milli hamasetle meşrulaştırılmaya çalışılırken, devasa bütçelerin şeffaflıktan uzak yönetimi sorgulanamaz kılınmak istenmektedir.

Yargı ve Adalet Terazisindeki Sapma: Bir karikatür, bir sahne şakası ya da bir sosyal medya eleştirisi yüzünden yurttaşların ve sanatçıların (Deniz Göktaş gibi mizah üreticilerinin) hızla yargı kıskacına alındığı bir düzende; milyarlarca liralık kamu zararı, usulsüzlük ve yolsuzluk iddialarının muhatapları adliye koridorlarında adeta meydan okuyan bir rahatlıkla yürüyebilmektedir. Yargının zayıflara karşı şahin, muktedirlere karşı temkinli tutumu, cumhuriyetin "kanun önünde eşitlik" ilkesini zedelemektedir.

Yetim Hakkı ve Rant Ekonomisi: Çeyrek asırlık yerel yönetim pratiklerinin, kapalı kapılar ardında yapılan protokollerin ve yurt dışına uzandığı iddia edilen servet transferlerinin faturası doğrudan bu milletin sırtına yüklenmiştir. Üretmeyen, yalnızca arsa kapatıp beton satan, kamu gücünü zenginleşme aracına dönüştüren zihniyet, yetim hakkını ve gelecek nesillerin refahını tüketmiştir.

Cumhuriyet, köklerini toprağa düşenlerin fedakarlığından aldı; fakat ayakta kalabilmesi, kamu kaynaklarını ve milli değerleri sömüren bu dokunulmazlık zırhının hukuk yoluyla delinmesine bağlıdır. Tarih, milletin kutsallarını kendi ikballerine basamak yapanları değil; yokluk içinde o millete bir vatan armağan edenlerin onurlu yürüyüşünü kaydeder. Hesap sorulamayan hiçbir saltanat baki kalmamıştır ve bu toplumun gerçek vicdanı, kimin bu vatan için kanını, kimin ise bu vatanın sırtından servetini büyüttüğünü gayet iyi bilmektedir.

Sonuç: Hukukun ve Vicdanın Kaçınılmaz Hesabı
Ağızda çiğnenen o sakız, sadece kameralara değil; Çanakkale şehitlerine, bu vatanı canı pahasına kuran kurucu kadrolara ve bugün açlık sınırında yaşayan milyonlarca namuslu vatandaşa karşı yapılmış bir hakarettir.

Hiçbir siyasi şantaj arşivi, hiçbir ittifak pazarlığı ve hiçbir sahte dokunulmazlık zırhı ebedi değildir. Bu millet, kutsal değerleri arkasına sığınarak cebini dolduranları da, devletin adliyesinde alaycı adımlarla yürüyen o edepsizliği de unutmayacaktır. Gerçek adalet er ya da geç tecelli edecek; milletin rızkını yurt dışına kaçıranlar, o paraların da, o çiğnedikleri ciddiyetin de hesabını bağımsız mahkemeler önünde tek tek verecektir.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve canakkaleninsesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Diğer Yazıları

Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.