Taner ARÇUKOĞLU
Köşe Yazarı
Taner ARÇUKOĞLU
 

Sis Dağılmadan Önce: İnsanın Kendine Borcu....

Toprağa basıyoruz ama bastığımız yerin altı kaygan. Bir adım atarken diğer ayağın nereye basacağını kestiremediği bir alacakaranlık kuşağı bu. Kim kurttur, kim çakal; kim postunu gizlemiş bir avcı, kim fırtınanın ortasında unutulmuş bir masum? Belli değil. At izi it izine öyle bir harmanlandı ki, artık iz sürmek değil, o izlerin altında ezilmemek maharet sayılıyor. İtiraf etmekten çekinmeyelim: Hepimiz yorgunuz. Bu yorgunluk, akşam eve varınca ayakları uzatıp dinlendirilecek türden bir beden tükenişi değil. Ruhumuzun eklem yerleri sızlıyor. İnsanın insana baktığında ilk gördüğü şeyin şüphe olduğu bir iklimde yaşamak, ciğerlere zehirli bir havayı çekmek gibi. Kötülük artık karanlık köşelerde saklanmıyor; pelerinini savurarak, en gürültülü alkışları alarak, olabildiğince çılgınca meydanlarda koşturuyor. Eskiden utanılan ne varsa bugün birer "hayatta kalma becerisi" ya da "akıl göstergesi" olarak kutsanıyor. Bencil olanın "akıllı", vefalı olanın "saf", dürüst kalmaya direnenin ise "kaybeden" yaftası yediği bir çağın tam ortasındayız. En büyük tufan dışarıda değil, içimizde kopuyor asıl. Çünkü kötülüğün bu pervasız yürüyüşü karşısında insan önce hayrete düşer, sonra öfkelenir, en nihayetinde ise en tehlikeli durağa varır: Alışmak. "Dünya böyle dönüyor" diyerek o çamurun rengini almaya başlamak, çakalların sofrasında bir kemik kapabilmek için kurdun dişlerini taklit etmeye kalkışmak... İşte yenilgi tam olarak burada, o teslimiyette başlar. İnsan, karşı çıktığı şeye benzeyerek kazandığı hiçbir savaştan sağ çıkamaz. Bulanık zamanların imtihanı ağırdır. İzler karışmış olabilir, ortalığı toz duman kaplamış da olabilir. Ama gökyüzüne bakan pusula bozulmadığı sürece yön büsbütün kaybolmaz. Bugün kötülük ne kadar hızlı, ne kadar gürültülü ve gösterişli koşarsa koşsun; hakikat gösterişten uzaktır, sessizdir ama nefesi tükenmez. Çakalların borusu öttüğü vakitlerde kendi kuytusuna çekilmek bir zafiyet değil, kalbi kirlenmekten koruma inadıdır. Bazen en büyük devrim, sadece ve sadece insan kalabilmektir. Bu delice koşturan hengâmenin içinde bir anlığına durup, o çamura bulanmamış tek bir vicdanı, tek bir masum bakışı muhafaza edebilmek... Eğer bunu başarabilirsek; sis dağıldığında, izlerin kimin olduğunu sormaya bile gerek kalmayacak. Çünkü ışık vurduğunda kimin ayakta kaldığı, kimin ise kendi çamurunda boğulduğu Gün gibi ortada olacak....
Ekleme Tarihi: 26 Eylül 2026 -Cumartesi
Taner ARÇUKOĞLU

Sis Dağılmadan Önce: İnsanın Kendine Borcu....

Toprağa basıyoruz ama bastığımız yerin altı kaygan. Bir adım atarken diğer ayağın nereye basacağını kestiremediği bir alacakaranlık kuşağı bu. Kim kurttur, kim çakal; kim postunu gizlemiş bir avcı, kim fırtınanın ortasında unutulmuş bir masum? Belli değil. At izi it izine öyle bir harmanlandı ki, artık iz sürmek değil, o izlerin altında ezilmemek maharet sayılıyor.

İtiraf etmekten çekinmeyelim: Hepimiz yorgunuz.

Bu yorgunluk, akşam eve varınca ayakları uzatıp dinlendirilecek türden bir beden tükenişi değil. Ruhumuzun eklem yerleri sızlıyor. İnsanın insana baktığında ilk gördüğü şeyin şüphe olduğu bir iklimde yaşamak, ciğerlere zehirli bir havayı çekmek gibi. Kötülük artık karanlık köşelerde saklanmıyor; pelerinini savurarak, en gürültülü alkışları alarak, olabildiğince çılgınca meydanlarda koşturuyor. Eskiden utanılan ne varsa bugün birer "hayatta kalma becerisi" ya da "akıl göstergesi" olarak kutsanıyor. Bencil olanın "akıllı", vefalı olanın "saf", dürüst kalmaya direnenin ise "kaybeden" yaftası yediği bir çağın tam ortasındayız.

En büyük tufan dışarıda değil, içimizde kopuyor asıl.

Çünkü kötülüğün bu pervasız yürüyüşü karşısında insan önce hayrete düşer, sonra öfkelenir, en nihayetinde ise en tehlikeli durağa varır: Alışmak. "Dünya böyle dönüyor" diyerek o çamurun rengini almaya başlamak, çakalların sofrasında bir kemik kapabilmek için kurdun dişlerini taklit etmeye kalkışmak... İşte yenilgi tam olarak burada, o teslimiyette başlar. İnsan, karşı çıktığı şeye benzeyerek kazandığı hiçbir savaştan sağ çıkamaz.

Bulanık zamanların imtihanı ağırdır. İzler karışmış olabilir, ortalığı toz duman kaplamış da olabilir. Ama gökyüzüne bakan pusula bozulmadığı sürece yön büsbütün kaybolmaz.

Bugün kötülük ne kadar hızlı, ne kadar gürültülü ve gösterişli koşarsa koşsun; hakikat gösterişten uzaktır, sessizdir ama nefesi tükenmez. Çakalların borusu öttüğü vakitlerde kendi kuytusuna çekilmek bir zafiyet değil, kalbi kirlenmekten koruma inadıdır.

Bazen en büyük devrim, sadece ve sadece insan kalabilmektir. Bu delice koşturan hengâmenin içinde bir anlığına durup, o çamura bulanmamış tek bir vicdanı, tek bir masum bakışı muhafaza edebilmek... Eğer bunu başarabilirsek; sis dağıldığında, izlerin kimin olduğunu sormaya bile gerek kalmayacak. Çünkü ışık vurduğunda kimin ayakta kaldığı, kimin ise kendi çamurunda boğulduğu Gün gibi ortada olacak....

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve canakkaleninsesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Diğer Yazıları

Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.