"Nasıl olsa bu millet çabuk unutur" rahatlığı ve özgüveniyle hareket eden siyasi akıllar, Türkiye’yi tarihinin en ağır ilkesel, ahlaki ve jeopolitik kırılmalarından birine doğru sürüklüyor. Dün keskin bir dille eleştirilen, doğrudan vatanseverlik ve güvenlik çizgisi üzerinden suçlama konusu yapılan politikaların, bugün "toplumsal helalleşme" ya da "yeni süreç" ambalajıyla meşrulaştırılmaya çalışılması siyasetteki ilkesel tasfiyenin boyutlarını gözler önüne sermektedir. Ancak bu tabloyu sadece koltuk sevdası, oy kaygısı veya anlık bir seçim matematiğiyle açıklamak son derece yetersizdir. Karşı karşıya olunan tablo; milli ilkelerin ve üniter yapının sistemli biçimde içten boşaltıldığı, küresel hesaplarla uyumlu karanlık bir dönüşüm sürecidir.
"Yetmez Ama Evet" Gafletinden FETÖ Tohumlarına
Milletin hafızasızlığına güvenenlerin bu ülkeye ne büyük felaketler yaşattığını anlamak için yakın tarihe bakmak yeterlidir. Dünün "yetmez ama evet" korosu, yargıyı ve devlet mekanizmasını reform kılıfı altında dönüştürürken bu milletin geleceğini ipotek altına almıştı. İşte tam da bu "yetmez ama evet" zihniyeti ve o dönem çıkarılan yasalar, devleti içten kuşatan FETÖ yapısının ana rahmi, kuluçka merkezi olmuştur. O gün liberallerin, yetmez ama evetçilerin ve kurucu değerlerle sorunlu yapıların el birliğiyle açtığı o yol; devlete, orduya ve yargıya kumpaslar kurulmasıyla sonuçlanmış, faturası ise bu millete ve şehitlerimize kesilmiştir. Bugün aynı aymazlığın, bu kez başka kılıflar altında ve çerçeve yasalar üzerinden yeniden sahneleniyor olması, geçmişten hiçbir ders alınmadığının en açık kanıtıdır.
Sıradan Bir Seçim Hesabı Değil: Demografik Kuşatma ve İç Savrulma
Özellikle kendilerini Mustafa Kemal Atatürk’ün mirasçısı ve Cumhuriyet’in kurucu değerlerinin teminatı olarak pazarlayan yapıların geldiği nokta tam bir ilkesel çöküştür. Cumhuriyet Halk Partisi ve bu gelenekten kopup sözde "yeni" adıyla sahneye çıkan oluşumların, terör odaklarına hukuki ve siyasal zemin hazırlayan bu çerçeve yasalara onay vermesi, "bölgesel oy devşirme" veya "seçim yatırımı" gibi basit siyasi gerekçelerle geçiştirilemez. Burada mesele koltuk hırsını çoktan aşmıştır; siyasi partilerin karar mekanizmalarını ele geçirmiş, farklı odaklara hizmet eden, kurucu değerleri içten içe tasfiye etmekle görevli yapıların varlığı ortadadır.
Yıllardır Suriye, Afganistan, Irak’dan kontrolsüzce akan düzensiz göç dalgalarıyla demografik yapısı, milli kimliği ve toplumsal dokusu bilinçli biçimde tahrip edilen Türkiye Cumhuriyeti; bu yetmezmiş gibi şimdi de kendi içindeki eli kanlı unsurların sivil hayatın içine salınması tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bir subayı katledildiğinde devleti ve rejimi korumak adına tavizsiz bir irade ortaya koyan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü yalnızca vitrin süsü olarak kullanıp, arka planda bu karanlık odakların ajandalarına teslim olmak, kurucu mirasa yapılmış açık bir haksızlıktır.
Bu adımlar, 50 bin insanımızı; askeri, polisi, öğretmeni, kundaktaki bebeği katletmiş bir terör örgütünün unsurlarına örtülü bir af getirme projesidir. Meseleyi bu kadar vahim kılan asıl gerçek ise toplumsal dokunun tam kalbine yerleştirilen bu bomba etkisidir: Bu yasa sonucunda eli kanlı unsurlar yarın masum insanların kapı komşusu olacak, sokakta, mahallede, aynı iş yerinde yan yana çalışacaktır. Dehşet bununla da sınırlı kalmayacaktır; bu unsurlar meşrulaştırılan kimlikleriyle işçi ve memur sendikalarına sızacak, sivil toplum kuruluşlarını ele geçirecek veya doğrudan bu kadrolarca yönetilen yeni sendikalar ve dernekler inşa edecektir. Devletin ve kamu düzeninin kılcal damarlarına kadar yayılacak bu örgütlü yapı, çalışma hayatından sivil alana kadar toplumun her kesiminde derin bir ilkesizliğin fışkırmasına yol açacaktır. Türk’ün binyıllık töresini, devlet geleneğini ve millet olma bilincini hiçe sayan bu akıl tutulması; bir yandan sınırlarımızı kevgire çevirip milli kimliği eritirken, diğer yandan terör odaklarını kamu ve sivil hayatın tüm hücrelerine yerleştirerek halkın güvenliğini doğrudan tehdit etmektedir.
Milletin Temsilcilerinden DEM Ekranına: Siyasi Omurgasızlık
Kuşatma sadece muhalefet bloğuyla da sınırlı değildir. Türk milliyetçiliğinin ve devletin bekasının yegane temsilcisi olduğu iddiasıyla yıllarca siyaset yapan MHP liderliği ve iktidardaki AK Parti, kendi geçmişlerine ve millete verdikleri tüm sözlere sırt dönerek DEM Parti’nin ve terör uzantılarının açtığı kulvara peş peşe dizilmişlerdir. Dün en sert ifadelerle birbirini suçlayan bu yapıların; bugün Öcalan'a Meclis kürsüsü göstermeye varan, terör unsurlarına af ve hukuki güvence getiren düzenlemelerde aynı hizaya gelmesi, siyasi ilkesizliğin tescilidir. Türk milletinin ve milliyetçilerin temsilcisi olma iddiasındakilerin bu derece kırılgan ve teslimiyetçi bir çizgiye gerilemesi, toplumsal vicdanda tam anlamıyla bir yıkım yaratmıştır.
Dış Basınçlar, Jeopolitik Projeler ve İçten Çökertme Hamlesi
Suriye, Irak, Libya ve İran örnekleri göz önüne alındığında; ABD ve İsrail gibi küresel ve bölgesal aktörlerin Orta Doğu’da yeni haritalar ve özerk yapılar kurgulama arayışı bilinmektedir. Türkiye’ye karşı doğrudan bir askeri veya istihbari müdahalenin ağır maliyetini bilen bu odaklar, hedeflerini sıcak savaşla değil; siyasi kadrolar, yasal düzenlemeler ve söylem dönüşümleri eliyle "içten dönüştürme" stratejisine kaydırmıştır. Türkiye’nin zayıf karnı olarak gördükleri fay hatlarını kaşıyarak Meclis eliyle çerçeve yasalar çıkartmak, ülkeyi sıcak çatışmaya gerek kalmadan mevzuat ve diplomasi yoluyla çözülme sürecine sokmayı amaçlayan hibrit bir müdahaledir. Küresel güçlerin bu beklentilerine içerideki siyasi aktörlerin ortak olması, meselenin vahametini daha da artırmaktadır.
Teslimiyete Direnen Tek Düzlem
Sağdan sola, iktidardan muhalefete neredeyse tüm ana akım aktörlerin bu teslimiyetçi sürece bir şekilde eklemlendiği ya da sessiz kaldığı bu karanlık atmosferde; terörle yürütülen pazarlıklara, millilikten taviz veren gizli ittifaklara ve dış kaynaklı dayatmalara karşı dik duruşunu bozmayan tek irade İYİ Parti olmuştur. İYİ Parti, savrulmaların ve ilkesizliklerin tavan yaptığı bu dönemde, Anayasa'ya, kurucu değerlere, Türk töresine ve üniter devlete sadık kalarak milli direncin ve kamu vicdanının siyasetteki son kalesi olduğunu kanıtlamıştır.
Siyasetçiler anlık gündemin hızına, ajandaların gizemine ve milletin sessizliğine güvenebilir; "bu millet unutur" rahatlığıyla hareket edebilirler. Ancak tarih ve toplumsal hafıza, milli bütünlükten verilen tavizleri asla bağışlamaz. Şehitlerimizin aziz hatırasını, devletin bekasını ve Atatürk’ün mirasını dönemsel hesaplara kurban eden bu omurgasız çizginin hesabı, vakti geldiğinde sandıkta ve milletin vicdanında en ağır şekilde sorulacaktır. Dünün "yetmez ama evet" gafletinden bugünün teslimiyet yasalarına savrulanlar bilmelidir ki; milli değerleri ve vatanı pazarlık konusu yapmanın hiçbir gerekçesi olamaz, tarihsel sorumlulukların zaman aşımı yoktur ve er ya da geç mutlaka çok ağır bir bedeli olur.
