Geçen gün bir alışveriş merkezinde asansör bekliyorum. Arkamdan iki kişi yaklaştı; biraz çekingen, biraz ürkek bir ses tonuyla fısıldadılar:
“Abi, bu asansör ücretli mi?”
Dondum kaldım. O an insanın dudağının kenarına ilişen acı tebessüm, saniyesinde boğazda koca bir düğüme dönüştü.
Bunu öyle allayıp pullamaya, teorilerle dolanmaya lüzum yok. Bu manzara ne bir fıkradır ne de kent acemiliği. Bu, yoksulluğun bir insanın etine, kemiğine, bütün hücrelerine bir zehir gibi işlemiş olmasının çıplak sesidir.
Eskiden yoksunluk vardı bu memlekette. İmkânlar dardı, kısıtlıydı; ama herkes için öyleydi. Bütün ülke aynı dar boğazdan geçer, aynı sınırlı sofraya otururdu. Komşunun tenceresinde kaynayanla senin evindeki arasında dağlar yoktu. İmkân azdı ama eşit gibiydi; yokluğun utancı tek bir insanın sırtına binmez, o kısıtlı hayat birlikte, haysiyetle göğüslenirdi.
Şimdi ise adı konmamış, vahşi bir uçurumun kıyısındayız. Bir yanda akıl sır ermez fon vurgunlarıyla gecede milyarları götürenler, servetine servet katanlar; diğer yanda ay sonunu getiremeyip evladının yüzüne bakamayan, açlığın sınırında nefes almaya çalışan milyonlar... Uçurum öyle derinleşti ki, adalet duygusuyla birlikte insanların akıl sağlığı da o yarıktan içeri yuvarlandı.
Ve bu adaletsiz yoksulluk, insanları öyle bir köşeye kıstırdı ki herkesin ruhunda görünmez bir sayaç tıkır tıkır işlemeye başladı. İnsanlar sokağa adım attığı andan itibaren tetikte, sürekli bir ürkeklik içinde yaşıyor.
Şehirdeki her köşe, her parlak bina, her otomatik kapı potansiyel bir maddi tuzak sanki. "Şuraya adım atarsam benden ne keserler?", "Şu kapıdan geçersem borçlu çıkar mıyım?", "Bu asansöre binersem içeride başıma ne gelir?"
Bir asansörün önünde durup "Ücretli mi?" diye sormak, işte o derin çaresizliğin dışavurumudur. "Aman cebimdeki son kuruşa dokunmasınlar, aman başıma bilmediğim bir masraf daha çıkmasın; gerekirse merdivenleri nefes nefese çıkarım ama yeter ki bilmediğim bir tuzağa düşmeyeyim" telaşıdır.
Bir yanda milyarları tek kalemde cebe indirenlerin yarattığı bu vurgun düzeni, diğer yanda garibanın asansör düğmesine basarken bile elini titretiyor. İnsanın kendi memleketinde, herkesin bindiği bir demir kabinin önünde "Bana kaça patlar?" diye irkilmesi...
İşte bu çaresizlik, yoksulluğun sadece cüzdanı değil; insanın haysiyetini, huzurunu ve en temel hareket hürriyetini nasıl gasp ettiğinin en acı faturasıdır
