Taner ARÇUKOĞLU
Köşe Yazarı
Taner ARÇUKOĞLU
 

Çiğiltepe’de Kırılan Saat: Miralay Reşat Bey’in Onuru ve Günümüzün Omurgasızları

Bugün; her köşesinden "kişisel gelişim", "liderlik vizyonu" ve "kriz yönetimi" soslu yalanlar fışkıran lağım gibi bir çağda yaşıyoruz. Hata yapmanın ayıp sayılmadığı, aksine "deneyim" denilerek pazarlandığı; arsızlığın medeni cesaret, yüzsüzlüğün ise hayatta kalma becerisi olarak alkışlandığı aşağılık bir illüzyonun içindeyiz. Yüzüne tükürsen "Yarabbi şükür, yağmur yağıyor" diyecek kadar haysiyetini yitirmiş, karakterini kaybetmiş, pişkinliği bir yaşam formu haline getirmiş bir güruhun hüküm sürdüğü bu ahlaki bataklığın tam ortasından geçmişe bakmak, bugünün insanı için ağır bir yüzleşmedir. 27 Ağustos 1922 günü Afyonkarahisar’ın Çiğiltepe yamaçlarında yaşananlar, sadece askeri bir trajedi değil; bugünün kaypak, sorumluluktan kaçan, ar damarı çatlamış canlılarına indirilmiş tarihi ve sarsıcı bir tokattır! ​45 Dakikalık O Trajik Kronoloji ​26 Ağustos sabahı başlayan Büyük Taarruz, bir milletin varlık yokluk mücadelesiydi. Harekatın başarısı, Afyon’un güneyindeki tahkim edilmiş Yunan mevzilerinin hızla düşürülmesine bağlıydı. En kritik nokta ise adeta bir kale niteliğindeki Çiğiltepe'ydi. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, bu hayati görevi 57. Tümen Komutanı Miralay Reşat Bey’e emanet etmişti. ​27 Ağustos sabahı o tepede zaman, haysiyet ile ölüm arasında bir sarkaca dönüştü: ​Saat 10:30: Mustafa Kemal Paşa, cephe karargahından Reşat Bey’i aradı: "Reşat Bey, bu tepeyi ne zaman alacaksınız? Gözümüz sizde." Reşat Bey, arkasında hiçbir kaçış yolu bırakmayan, net bir asker sözü verdi: "Komutanım, yarım saat sonra hedefe ulaşacağız. Size söz veriyorum." ​Saat 11:00: Yarım saat dolmuştu. Yunan ordusu tel örgülerin arkasından ölüm kusuyor, Mehmetçik dik yamaçta can vererek ilerlemeye çalışıyordu. Mustafa Kemal Paşa tekrar aradı: "Reşat Bey, Çiğiltepe’yi hâlâ alamadınız." Reşat Bey o korkunç baskıyı tek başına göğüsledi: "Komutanım, direnişi kırmak üzereyiz. Tepeyi mutlaka alacağız." ​Saat 11:30: Başkomutan telefonu tekrar kaldırdığında karşıdaki ses hıçkırıklarla ağlıyordu. Emir subayı, Albay Reşat Bey'in intihar ettiğini söyledi ve bıraktığı şu zehir gibi notu okudu: "Yarım saat zarfında bu tepeyi almak için söz verdiğim halde, sözümü yerine getirememiş olduğumdan dolayı yaşayamam komutanım." ​Saat 11:45: Reşat Bey’in ölümünün üzerinden sadece 15 dakika geçmişti. Komutanlarının acısıyla çılgına dönen 57. Tümen, mevzileri darmadağın etti. Telefon tekrar çaldı: "Komutanım, Çiğiltepe alınmıştır. Türk bayrağı tepede dalgalanıyor." ​İki Farklı Dünya: Canıyla Bedel Ödeyenler ve Arsızlığıyla Yaşayanlar ​Modern dünyanın "pragmatik" ve omurgasız insanı bu tarihi okuduğunda muhtemelen içinden, "Keşke 15 dakika daha bekleseydi, ne gerek vardı canına kıymaya? Altı üstü küçük bir gecikme" diye geçirir. İşte bu düşünce yapısı, modern insanın ahlaki sefaletinin, yok olmuş şerefinin en büyük kanıtıdır. ​Bizim bugün "altı üstü 15 dakika" diyerek küçümseyeceğimiz o zaman dilimi, bir devlet adamı ve asker için milletine karşı mahcup olmamak, verilen söze sadık kalmak, yani namus demekti. Reşat Bey, bugünün dünyasında sıkça gördüğümüz, "Süreç yönetiminde öngörülemeyen aktörler ve şartlar devreye girdi, planlarımızda ufak bir sapma oldu ama neticede tepeyi aldık" pişkinliğine sığınamazdı. ​Bu noktada tarih, yönetsel ve insani ahlak açısından iki büyük ve zıt kutbu önümüze koyar: ​Bir tarafta; kendi iradesi dışındaki coğrafi engelleri ve düşman direnişini bile bir "bahane" olarak kabul etmeyen, hatayı ve gecikmeyi tamamen kendi üzerine alarak bedelini şahsıyla, canıyla ödeyen "Radikal Sorumluluk ve Onur" kültürü vardır. ​Diğer tarafta ise, modern zamanların getirdiği, devletin ve kurumların en hayati mekanizmalarında geri dönülmez krizler yaşandığında, ülkenin geleceği ve yüzlerce can satıldığında, bu büyük zafiyetleri "aldanma", "kandırılma" veya "iyi niyetimizin suistimali" parantezine alarak faturayı soyut bir kadere çıkaran esnek, omurgasız ve yüzsüz siyaset anlayışı yer alır. İkinci yaklaşımda sorumluluk, "Hata hepimizin, hepimiz aldandık" denilerek kolektifleştirilir; kolektifleştirilen hata ise doğası gereği buharlaşır. Hakaret etseniz bile yüzü kızarmayan bu güruhun dünyasında, geriye bedel ödeyen tek bir kişi bile kalmaz. Koltuklar korunur, yalanlar sürer, arsızlık ödüllendirilir. ​Son Söz: Vatana Borçlu Olduğumuz Ruh ​Atatürk’ün onun ailesine "Çiğiltepe" soyadını vermesi, sadece bir askeri başarıyı onurlandırmak için değildi. O soyadı, yeni kurulan Cumhuriyetin temeline "bahanelere sığınmayan, hatayı başkasına ciro etmeyen, yüzü kızarabilen" bir ahlak aşılama çubuğuydu. ​Miralay Reşat Bey, Çiğiltepe’de sadece düşmana karşı savaşmadı; o, insanın kendi zaaflarına ve bahanelerine karşı bir savaş verdi. Şakağında yankılanan o tek kurşunla hayatını kaybederken, arkasında bugün yönetim kademelerinde, plazalarda ve siyaset meydanlarında mumla aradığımız o en asil kavramı bıraktı: Mesuliyet ve utanma duygusu. ​Bugün, ülkenin kaderini etkileyen en büyük krizlerde bile sorumluluğu üstlenmek yerine "affedilme" veya "kandırılma" konforuna sığınan, yüzüne tükürüldükçe arsızca sırıtan modern dünya; ahlaki, insani ve yönetsel duruş açısından Çiğiltepe’den aşağı yuvarlanmış, o çamurun ve bahanelerin içinde sürünmektedir. Reşat Bey’in aziz hatırası, sorumluluktan kaçmayı bir zeka belirtisi sayan tüm modern zavallıların karşısında, tarihin en net ve en tavizsiz aynası olarak kalmaya devam edecektir.  Bu vesileyle; istiklalimiz uğruna ömrünü ve askeri dehasını cephelere adamış ebedi Başkomutanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ve kahraman silah arkadaşlarını saygı ve minnetle anıyoruz. Sözünü namus bilip canından aziz tutan Miralay Reşat Bey başta olmak üzere, bu toprağa canını ve karakterini katan tüm aziz şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyoruz. Ölümü göze alarak cepheye koşan, vücutlarında o mukaddes mücadelenin nişanelerini birer onur madalyası gibi taşıyan ve "Ölürsem şehit, kalırsam gazi" inancıyla vatanı müdafaa eden tüm gazilerimize de şükran borcumuz sonsuzdur. Bu millet; bahane üretmek yerine bedel ödeyen o eğilmez omurgalara, "aldandım" diyerek sıyrılmak yerine canını ortaya koymuş olan her bir neferine çok şey borçludur.
Ekleme Tarihi: 12 Temmuz 2026 -Pazar
Taner ARÇUKOĞLU

Çiğiltepe’de Kırılan Saat: Miralay Reşat Bey’in Onuru ve Günümüzün Omurgasızları

Bugün; her köşesinden "kişisel gelişim", "liderlik vizyonu" ve "kriz yönetimi" soslu yalanlar fışkıran lağım gibi bir çağda yaşıyoruz. Hata yapmanın ayıp sayılmadığı, aksine "deneyim" denilerek pazarlandığı; arsızlığın medeni cesaret, yüzsüzlüğün ise hayatta kalma becerisi olarak alkışlandığı aşağılık bir illüzyonun içindeyiz. Yüzüne tükürsen "Yarabbi şükür, yağmur yağıyor" diyecek kadar haysiyetini yitirmiş, karakterini kaybetmiş, pişkinliği bir yaşam formu haline getirmiş bir güruhun hüküm sürdüğü bu ahlaki bataklığın tam ortasından geçmişe bakmak, bugünün insanı için ağır bir yüzleşmedir. 27 Ağustos 1922 günü Afyonkarahisar’ın Çiğiltepe yamaçlarında yaşananlar, sadece askeri bir trajedi değil; bugünün kaypak, sorumluluktan kaçan, ar damarı çatlamış canlılarına indirilmiş tarihi ve sarsıcı bir tokattır!

​45 Dakikalık O Trajik Kronoloji

​26 Ağustos sabahı başlayan Büyük Taarruz, bir milletin varlık yokluk mücadelesiydi. Harekatın başarısı, Afyon’un güneyindeki tahkim edilmiş Yunan mevzilerinin hızla düşürülmesine bağlıydı. En kritik nokta ise adeta bir kale niteliğindeki Çiğiltepe'ydi. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, bu hayati görevi 57. Tümen Komutanı Miralay Reşat Bey’e emanet etmişti.

​27 Ağustos sabahı o tepede zaman, haysiyet ile ölüm arasında bir sarkaca dönüştü:


​Saat 10:30: Mustafa Kemal Paşa, cephe karargahından Reşat Bey’i aradı: "Reşat Bey, bu tepeyi ne zaman alacaksınız? Gözümüz sizde." Reşat Bey, arkasında hiçbir kaçış yolu bırakmayan, net bir asker sözü verdi: "Komutanım, yarım saat sonra hedefe ulaşacağız. Size söz veriyorum."

​Saat 11:00: Yarım saat dolmuştu. Yunan ordusu tel örgülerin arkasından ölüm kusuyor, Mehmetçik dik yamaçta can vererek ilerlemeye çalışıyordu. Mustafa Kemal Paşa tekrar aradı: "Reşat Bey, Çiğiltepe’yi hâlâ alamadınız." Reşat Bey o korkunç baskıyı tek başına göğüsledi: "Komutanım, direnişi kırmak üzereyiz. Tepeyi mutlaka alacağız."

​Saat 11:30: Başkomutan telefonu tekrar kaldırdığında karşıdaki ses hıçkırıklarla ağlıyordu. Emir subayı, Albay Reşat Bey'in intihar ettiğini söyledi ve bıraktığı şu zehir gibi notu okudu: "Yarım saat zarfında bu tepeyi almak için söz verdiğim halde, sözümü yerine getirememiş olduğumdan dolayı yaşayamam komutanım."

​Saat 11:45: Reşat Bey’in ölümünün üzerinden sadece 15 dakika geçmişti. Komutanlarının acısıyla çılgına dönen 57. Tümen, mevzileri darmadağın etti. Telefon tekrar çaldı: "Komutanım, Çiğiltepe alınmıştır. Türk bayrağı tepede dalgalanıyor."

​İki Farklı Dünya: Canıyla Bedel Ödeyenler ve Arsızlığıyla Yaşayanlar

​Modern dünyanın "pragmatik" ve omurgasız insanı bu tarihi okuduğunda muhtemelen içinden, "Keşke 15 dakika daha bekleseydi, ne gerek vardı canına kıymaya? Altı üstü küçük bir gecikme" diye geçirir. İşte bu düşünce yapısı, modern insanın ahlaki sefaletinin, yok olmuş şerefinin en büyük kanıtıdır.

​Bizim bugün "altı üstü 15 dakika" diyerek küçümseyeceğimiz o zaman dilimi, bir devlet adamı ve asker için milletine karşı mahcup olmamak, verilen söze sadık kalmak, yani namus demekti. Reşat Bey, bugünün dünyasında sıkça gördüğümüz, "Süreç yönetiminde öngörülemeyen aktörler ve şartlar devreye girdi, planlarımızda ufak bir sapma oldu ama neticede tepeyi aldık" pişkinliğine sığınamazdı.

​Bu noktada tarih, yönetsel ve insani ahlak açısından iki büyük ve zıt kutbu önümüze koyar:

​Bir tarafta; kendi iradesi dışındaki coğrafi engelleri ve düşman direnişini bile bir "bahane" olarak kabul etmeyen, hatayı ve gecikmeyi tamamen kendi üzerine alarak bedelini şahsıyla, canıyla ödeyen "Radikal Sorumluluk ve Onur" kültürü vardır.

​Diğer tarafta ise, modern zamanların getirdiği, devletin ve kurumların en hayati mekanizmalarında geri dönülmez krizler yaşandığında, ülkenin geleceği ve yüzlerce can satıldığında, bu büyük zafiyetleri "aldanma", "kandırılma" veya "iyi niyetimizin suistimali" parantezine alarak faturayı soyut bir kadere çıkaran esnek, omurgasız ve yüzsüz siyaset anlayışı yer alır. İkinci yaklaşımda sorumluluk, "Hata hepimizin, hepimiz aldandık" denilerek kolektifleştirilir; kolektifleştirilen hata ise doğası gereği buharlaşır. Hakaret etseniz bile yüzü kızarmayan bu güruhun dünyasında, geriye bedel ödeyen tek bir kişi bile kalmaz. Koltuklar korunur, yalanlar sürer, arsızlık ödüllendirilir.

​Son Söz: Vatana Borçlu Olduğumuz Ruh

​Atatürk’ün onun ailesine "Çiğiltepe" soyadını vermesi, sadece bir askeri başarıyı onurlandırmak için değildi. O soyadı, yeni kurulan Cumhuriyetin temeline "bahanelere sığınmayan, hatayı başkasına ciro etmeyen, yüzü kızarabilen" bir ahlak aşılama çubuğuydu.

​Miralay Reşat Bey, Çiğiltepe’de sadece düşmana karşı savaşmadı; o, insanın kendi zaaflarına ve bahanelerine karşı bir savaş verdi. Şakağında yankılanan o tek kurşunla hayatını kaybederken, arkasında bugün yönetim kademelerinde, plazalarda ve siyaset meydanlarında mumla aradığımız o en asil kavramı bıraktı: Mesuliyet ve utanma duygusu.

​Bugün, ülkenin kaderini etkileyen en büyük krizlerde bile sorumluluğu üstlenmek yerine "affedilme" veya "kandırılma" konforuna sığınan, yüzüne tükürüldükçe arsızca sırıtan modern dünya; ahlaki, insani ve yönetsel duruş açısından Çiğiltepe’den aşağı yuvarlanmış, o çamurun ve bahanelerin içinde sürünmektedir. Reşat Bey’in aziz hatırası, sorumluluktan kaçmayı bir zeka belirtisi sayan tüm modern zavallıların karşısında, tarihin en net ve en tavizsiz aynası olarak kalmaya devam edecektir. 
Bu vesileyle; istiklalimiz uğruna ömrünü ve askeri dehasını cephelere adamış ebedi Başkomutanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ve kahraman silah arkadaşlarını saygı ve minnetle anıyoruz. Sözünü namus bilip canından aziz tutan Miralay Reşat Bey başta olmak üzere, bu toprağa canını ve karakterini katan tüm aziz şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyoruz.
Ölümü göze alarak cepheye koşan, vücutlarında o mukaddes mücadelenin nişanelerini birer onur madalyası gibi taşıyan ve "Ölürsem şehit, kalırsam gazi" inancıyla vatanı müdafaa eden tüm gazilerimize de şükran borcumuz sonsuzdur.
Bu millet; bahane üretmek yerine bedel ödeyen o eğilmez omurgalara, "aldandım" diyerek sıyrılmak yerine canını ortaya koymuş olan her bir neferine çok şey borçludur.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve canakkaleninsesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Diğer Yazıları

Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.