Türkiye’de Sol Maskeli Kozmopolitanizm ile Siyasal İslam’ın Ortak Paydası
Siyaset, ütopik fantezilerin ve dışarıdan ithal edilmiş süslü ajitasyon sloganlarının oyun alanı değildir. Ancak Türkiye’de kendisini "çağdaş" ambalajıyla sunan Avrupa özentisi söylem ile ümmetçi bir çizgiye dayanan Siyasal İslam; teoride zıt gibi dursalar da ulus-devletin, sınırların ve milli egemenliğin tasfiyesi noktasında tamamen aynı kapıya çıkmaktadır. Evrensel hak tanımlarını ve kavramsal jargonları araçsallaştıran bu kopyacı zihniyet ile dini retorikle milli kimliği hedef alan anlayış; bahsettiği değerlerin üzerine inşa edileceği fiziki ve siyasi zemini (devlet ve egemenlik) yok sayacak kadar büyük bir stratejik körlük içindedir.
1. "Sınırsızlık" Safsatası ve Tarihsel Cehalet
Sınırların kalktığı, topraksız, devletsiz ve ulussuz bir yapı anlatısı; bir tarafta "küresel kardeşlik" kılıfıyla, diğer tarafta "ümmetçilik" maskesiyle topluma dayatılmaktadır. Bu kopyacı ve taktiksel birleşmenin sığlığını gösteren en net tablo, kurdukları temelsiz ve cahilane benzetmelerdir:
İsviçre Komedisi: İsviçre’nin dışarıdan bakıldığında görünen "barışçıl, müreffeh ve tarafsız" imajının ardında, aslında dünyanın en militarize ve tavizsiz egemenlik savunma sistemlerinden biri yatar. Bu ifade, İsviçre’nin bu saklı ve katı devlet yapısını oluşturan üç temel sütunu özetler:
1. "Sivil Halkın Evinde Makineli Tüfekle Beklediği..." (Topyekûn Savunma ve Milis Sistemi)
İsviçre’de profesyonel ve sürekli konuşlanmış devasa bir ordu yerine milis (halk) ordusu sistemi uygulanır.
Zorunlu Askerlik ve Evdeki Silahlar: Eli silah tutan erkek vatandaşlar için askerlik zorunludur. Temel askeri eğitimini tamamlayan her İsviçreli erkek, yedek asker statüsüne geçer ve düzenli aralıklarla tazeleme eğitimlerine çağrılır.
Silahın Evde Saklanması: Askerliğini yapan bireyler, kendilerine tahsis edilen piyade tüfeklerini (sig sauer vb.) ve askeri teçhizatlarını ordu kışlasında değil, kendi evlerinde saklarlar. Amaç, olası bir işgal durumunda saatler içinde yüz binlerce eğitimli ve silahlı askeri anında mobilize edebilmektir. İsviçre halkı, kağıt üzerinde "milis askerdir".
2. "Dünyadaki En Katı Silahlı Tarafsızlık..." (Silahlı Millî Güvenlik Doktrini)
İsviçre’nin tarafsızlığı, pasifist bir "barışseverlik" veya silahsızlanma anlamına gelmez; aksine "Silahlı Tarafsızlık" (Armed Neutrality) doktrinine dayanır.
Taktiksel Caydırıcılık: İsviçre, hiçbir askeri ittifaka (NATO gibi) girmez ve başka ülkelerin savaşlarına taraf olmaz. Ancak tarafsızlığını uluslararası hukukun değil, kendi askeri gücünün caydırıcılığının koruduğuna inanır.
Sığınak ve Altyapı Stratejisi: II. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş döneminde İsviçre, Alp Dağları’nı devasa bir askeri kaleye dönüştürmüştür (Reduit Stratejisi). Ülkedeki köprüler, tüneller ve dağ geçitleri, işgal durumunda patlatılmak üzere patlayıcı düzenekleriyle donatılmış; tüm ülke nüfusunu nükleer/biyolojik saldırılardan koruyacak kapasitede yeraltı sığınakları inşa edilmiştir.
3. "En Tavizsiz Sınır Denetimi ve Egemenlik Zırhı..." (Siyasi ve Finansal İzolasyon)
İsviçre, sınır güvenliğini ve anayasal düzenini küresel yapılara teslim etmeme konusunda son derece muhafazakârdır.
Sınır Denetimi ve Egemenlik: Schengen alanına dahil olsa dahi, gümrük denetimlerini ve sınır güvenliğini kendi milli polis/gümrük teşkilatıyla katı bir şekilde yürütür. Ülkeye giriş-çıkışlar, yerleşim izinleri ve vatandaşlık süreçleri son derece zorlu prosedürlere bağlıdır.
Siyasi İzolasyon: İsviçre, Birleşmiş Milletler’e (BM) bile kendi ulusal egemenliğine zarar gelebileceği endişesiyle ancak 2002 yılında (referandumla) üye olmuştur. Avrupa Birliği (AB) üyesi değildir ve karar alma mekanizmalarını doğrudan demokrasi (referandumlar) ile kendi halkının elinde tutar.
Yugoslavya Skandalı ve İntihar Retoriği: "Yugoslavya’da iç savaş yok, kardeşçe yaşanıyor" iddiası ise zihinsel bir iflastır. 1990’larda Balkanlar’ı kan gölüne çeviren, yüz binlerce insanın katledildiği kanlı Yugoslavya İç Savaşı’nı görmezden gelip buradan bir "küresel kardeşlik" masalı çıkarmak; ideolojik körlüğün ve açık bir tarihsel amnezinin vesikasıdır.
2. Batı’nın Sözünü Alıp Eylemini Görmeyenler Hakiki Solcu Değildir
Hakiki sol; adalet, eşitlik, bağımsızlık ve kamu yararı demektir. Kendi ülkesinin sınırlarını değersizleştiren, ordusunu, anayasasını ve ulus-devlet yapısını Siyasal İslamcı söylemlerle paralellik kurarak tartışmaya açan bir zihniyet solcu olamaz. Bunlar, Batı’nın kendi stratejik çıkarları için ürettiği söylemlerin içerideki gönüllü aparatı ve söylem hamallarıdır.
Batı Kendini Korur, Bunlar Ülkeyi Soyar: Avrupa devletleri (İngiltere, Fransa, Almanya) dışarıya "evrensel ilkeler" dersi verirken, kendi sınırlarını, ulusal güvenliklerini ve anayasal düzenlerini demir yumrukla korurlar. Hiçbir Avrupa devleti "özgürlük" kılıfı altında kendi toprak bütünlüğünün veya devlet aklının hedef alınmasına izin vermez. İçerideki kopyacılar ve Siyasal İslamcılar ise Batı’nın bu egemenlik zırhını değil, devleti silahsızlandıracak olan pasifist söylemleri ithal ederler.
Gerçek Solun ve Devlet Aklının Temeli: Atatürk İlkeleri ve Ecevit Çizgisi: Bu ülkede gerçek sol; ilhamını Mustafa Kemal Atatürk’ün "Tam Bağımsızlık" ilkesinden alan, milletinin hakkını ve devletinin onurunu her şeyin üstünde tutan anlayıştır. Atatürk ilkeleri; adil paylaşımı ve birlikte üretmeyi vaat ederken, bunu tavizsiz bir ulusal egemenlik ve sınır güvenliği zeminine oturtur. Bu geleneksel devlet aklının temsilcisi olan Bülent Ecevit; Batı’nın ambargolarına ve tehditlerine aldırış etmeden 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı emrini vermiş, terör odaklarına karşı "Türk devleti ve askeri terörle pazarlık yapmaz" diyerek devletin izzetini korumuştur. Gerçek bağımsızlıkçılık, Batı’nın kurgusal söylemlerine sığınmak değil; Atatürk’ün çizdiği tam bağımsız ve milli egemenlik rotasına sahip çıkmaktır.
3. Devletsiz Mülksüzlerin Hak İddiası Olamaz
"Toprak, vatan olmayınca neyi savunacaksın?" sorusu, siyasetin ve tarihin en kanlı, en yalın varoluş kuralıdır.
Bağımsız bir vatan toprağı, silahlı bir egemenlik gücü ve bunları koruyan bir anayasal hiyerarşi yoksa; ne evrensel hak tanımları kâğıt üzerinde kalmaktan kurtulur ne de toplumsal huzur sağlanabilir. Devleti ve vatanı paranteze alıp ister Batı aklıyla ister ümmetçi yaklaşımla "hak savunuculuğu" yapmaya çalışmak, işgal altındaki bir coğrafyada park düzenlemesi tartışmaya benzer. Milliyetçi ve devletçi kesimin sivil alanları zamanında boş bırakması ciddi bir hatadır; ancak bu alanların ele geçirilmiş olması, altındaki vatan karşıtı kof zemini meşrulaştırmaz.
Sonuç
Devletin egemenliğini ve sınırların varlığını aşağılayan, bir yanda Batı'nın kurgusal jargonuyla diğer yanda ümmetçi söylemlerle kendi ülkesinin altını oyan bu yapılar; aynı yıkıcı projenin farklı aktörleridir. Birlikte üretmek, adilce paylaşmak ve insan gibi yaşamak; ancak sınırları çizilmiş, bağımsızlığı tescillenmiş ve ordusuyla korunan güçlü bir ulus-devlet çatısı altında mümkündür. Vatanın ve devletin tasfiye edildiği bir senaryoda; ne toplumsal adalet kalır, ne evrensel değerler, ne de o ütopik kardeşlik masalları. Devletsiz toplumların payına düşen tek şey, başkalarının egemenliği altında ezilmek ve yok olmaktır.
