Taner ARÇUKOĞLU
Köşe Yazarı
Taner ARÇUKOĞLU
 

Şalteri İndirdik, Sessizce Eriyoruz...

Geçenlerde bir köy yolundan geçerken tarlanın ortasında donakaldım. Bir traktör duruyor; kontağı kapalı, arkasındaki saban toprağa saplanmış, önünde ise boyunduruğa koşulmuş Bir öküz o koca demir yığınını çekmeye çabalıyor. 21. yüzyılda, ekranlarda yapay zekayı ve uzay çağını konuştuğumuz bir dönemde, bu memleketin köylüsü tarlasında traktörüne mazot koyamadığı için öküzün ardına düşmüş, karasabana dönmüş durumda. Mazotun litresi 100 liraya dayanmış; bir dönüm toprağı sürüp ekmek için gereken en az 6-7 litrelik yakıtın faturası çiftçinin boyunu aşmışken, devletin dönüm başına reva gördüğü sembolik yardım traktörün yaktığı o yakıtın ancak 1 litresine denk geliyor. O da aylar sonra, karta yüklenen bir sadaka kırıntısı gibi. Fakat beni asıl dehşete düşüren, tarladaki o demir yığını ya da rakamların acımasızlığı olmadı. Beni asıl kahreden, o köylünün yüzündeki ifadeydi: Ne bir öfke, ne bir isyan... Yalnızca derin, taş gibi, koyu bir donukluk. Köyün hemen ilerisindeki kasabaya geçtim; dert aynı, çehre aynı. Yol üstünde küçük bir kasaba marketine girdim. Tezgâhın arkasında televizyona boş gözlerle bakan dükkân sahibine yaklaştım, "Ne düşünüyorsun memleketin bu hali hakkında?" diye sordum. Adam yüzüme öyle bir baktı ki, sanki başka bir dilde konuşuyordum. Bana aynen şunları söyledi: "Vallahi abi, artık hiçbir şey beni ilgilendirmiyor. Ülkede cumhurbaşkanı kim, hangi bakan ne iş yapar, hiçbirini araştırmıyorum. Kim olduklarını da bilmiyorum. Sandığa da gitmiyorum, oy da vermiyorum. Ben sadece kendi çapımda bir şeyler yapıp hayatta kalmaya çalışıyorum." Bu sözler günlerdir beynimin içinde yankılanıyor. Çünkü o kasaba bakkalının söyledikleri yalnızca tek bir esnafın bıkkınlığı değil; 85 milyonluk bir ülkenin zihnindeki şalteri topluca indirdiğinin, kolektif bir felcin en yalın itirafıdır. Biz nasıl bu hale geldik? Sormayan, araştırmayan, duymayan, en kötüsü de artık ses bile çıkarmayan bir topluma nasıl dönüştük? Oturup günlerce araştırıyorsunuz, gecenizi gündüzünüze katıp bu memleketin yarasını deşen, rakamları ve gerçekleri ortaya koyan bir yazı kaleme alıyorsunuz. Sonuç ne? İnsanlar yazının ilk iki satırına şöyle bir göz ucuyla bakıyor, gerisini okumaya mecali bile kalmıyor; eli hemen ekranı kaydırmaya gidiyor. Kimse derinlemesine düşünmek, sebep-sonuç ilişkisi kurmak istemiyor. Çünkü düşünmek, insanı içinde debelendiği o dipsiz kuyuyla yüzleştiriyor. Yüzleşmeye gücü yetmeyen toplum, bilmemeyi ve hissetmemeyi bir zırh gibi kuşanıyor. Anesteziye sığınıyoruz; duymayalım, bilmeyelim, görmeyelim ki aklımızı yitirmeyelim. Fakat kimse kendini kandırmasın: "Ben kendi çapımda hayatta kalmaya bakıyorum" demek, batan bir vapurun içinde kendi kamarasının kapısını kilitleyip boğulmaktan kurtulacağını sanmaktır. Tarlada çiftçinin motoru sustuğunda, o kasaba marketinin rafındaki unun, şekerin, bakliyatın da ateşi söner. Mazot 100 lira olduğunda her şeye binen o asgari yüzde kırklık zam dalgası, senin kilitlediğin o küçük dükkânın kepengini de kırar geçer. Meclise bakıyorsunuz; halkın feryadından tamamen kopmuş, kendi sığ polemiklerinde debelenen bir vekiller topluluğu. Sahaya bakıyorsunuz; masa başında hazırlanan naylon projelerle hibe hortumlayan aracılar, danışmanlar keyif çatarken, gerçek üreticinin sırtında kırbaç gibi patlayan maliyetler. Ve kasabada, köyde, sandıktan ve kendi iradesinden vazgeçmiş, "Kimin ne yaptığı umurumda değil" diyerek köşesine çekilmiş milyonlar... Bir düzen için en tehlikeli yurttaş hakkını arayan, hesap soran yurttaştır; en makbul olanı ise her şeyden vazgeçmiş, umudunu kesmiş, kaderine razı olmuş kalabalıklardır. Bugün o makbul sessizliğin tam ortasındayız. Açıkça söylüyorum: Biz sessizce eriyoruz. Fabrikalar batsa yeniden kurulur, ekonomi çökse bir şekilde toparlanır; ama bir millet zihnindeki meşaleyi söndürürse, itiraz etme refleksini kaybederse o millet biter. Tarlada çalışmayan traktörün önüne koşulan o öküz ne kadar acı bir gerçeğin heykeli ise, kasaba marketindeki esnafın o boş vermişliği de aynı uçurumun diğer yakasıdır. Gözlerimizi yumarak hiçbir yangını söndüremeyiz; sadece sıranın bize geleceği anı bekleriz.
Ekleme Tarihi: 24 Eylül 2026 -Perşembe
Taner ARÇUKOĞLU

Şalteri İndirdik, Sessizce Eriyoruz...

Geçenlerde bir köy yolundan geçerken tarlanın ortasında donakaldım. Bir traktör duruyor; kontağı kapalı, arkasındaki saban toprağa saplanmış, önünde ise boyunduruğa koşulmuş Bir öküz o koca demir yığınını çekmeye çabalıyor. 21. yüzyılda, ekranlarda yapay zekayı ve uzay çağını konuştuğumuz bir dönemde, bu memleketin köylüsü tarlasında traktörüne mazot koyamadığı için öküzün ardına düşmüş, karasabana dönmüş durumda. Mazotun litresi 100 liraya dayanmış; bir dönüm toprağı sürüp ekmek için gereken en az 6-7 litrelik yakıtın faturası çiftçinin boyunu aşmışken, devletin dönüm başına reva gördüğü sembolik yardım traktörün yaktığı o yakıtın ancak 1 litresine denk geliyor. O da aylar sonra, karta yüklenen bir sadaka kırıntısı gibi.

Fakat beni asıl dehşete düşüren, tarladaki o demir yığını ya da rakamların acımasızlığı olmadı. Beni asıl kahreden, o köylünün yüzündeki ifadeydi: Ne bir öfke, ne bir isyan... Yalnızca derin, taş gibi, koyu bir donukluk.

Köyün hemen ilerisindeki kasabaya geçtim; dert aynı, çehre aynı. Yol üstünde küçük bir kasaba marketine girdim. Tezgâhın arkasında televizyona boş gözlerle bakan dükkân sahibine yaklaştım, "Ne düşünüyorsun memleketin bu hali hakkında?" diye sordum. Adam yüzüme öyle bir baktı ki, sanki başka bir dilde konuşuyordum.

Bana aynen şunları söyledi: "Vallahi abi, artık hiçbir şey beni ilgilendirmiyor. Ülkede cumhurbaşkanı kim, hangi bakan ne iş yapar, hiçbirini araştırmıyorum. Kim olduklarını da bilmiyorum. Sandığa da gitmiyorum, oy da vermiyorum. Ben sadece kendi çapımda bir şeyler yapıp hayatta kalmaya çalışıyorum."

Bu sözler günlerdir beynimin içinde yankılanıyor. Çünkü o kasaba bakkalının söyledikleri yalnızca tek bir esnafın bıkkınlığı değil; 85 milyonluk bir ülkenin zihnindeki şalteri topluca indirdiğinin, kolektif bir felcin en yalın itirafıdır.

Biz nasıl bu hale geldik? Sormayan, araştırmayan, duymayan, en kötüsü de artık ses bile çıkarmayan bir topluma nasıl dönüştük?

Oturup günlerce araştırıyorsunuz, gecenizi gündüzünüze katıp bu memleketin yarasını deşen, rakamları ve gerçekleri ortaya koyan bir yazı kaleme alıyorsunuz. Sonuç ne? İnsanlar yazının ilk iki satırına şöyle bir göz ucuyla bakıyor, gerisini okumaya mecali bile kalmıyor; eli hemen ekranı kaydırmaya gidiyor. Kimse derinlemesine düşünmek, sebep-sonuç ilişkisi kurmak istemiyor. Çünkü düşünmek, insanı içinde debelendiği o dipsiz kuyuyla yüzleştiriyor. Yüzleşmeye gücü yetmeyen toplum, bilmemeyi ve hissetmemeyi bir zırh gibi kuşanıyor. Anesteziye sığınıyoruz; duymayalım, bilmeyelim, görmeyelim ki aklımızı yitirmeyelim.

Fakat kimse kendini kandırmasın: "Ben kendi çapımda hayatta kalmaya bakıyorum" demek, batan bir vapurun içinde kendi kamarasının kapısını kilitleyip boğulmaktan kurtulacağını sanmaktır. Tarlada çiftçinin motoru sustuğunda, o kasaba marketinin rafındaki unun, şekerin, bakliyatın da ateşi söner. Mazot 100 lira olduğunda her şeye binen o asgari yüzde kırklık zam dalgası, senin kilitlediğin o küçük dükkânın kepengini de kırar geçer.

Meclise bakıyorsunuz; halkın feryadından tamamen kopmuş, kendi sığ polemiklerinde debelenen bir vekiller topluluğu. Sahaya bakıyorsunuz; masa başında hazırlanan naylon projelerle hibe hortumlayan aracılar, danışmanlar keyif çatarken, gerçek üreticinin sırtında kırbaç gibi patlayan maliyetler. Ve kasabada, köyde, sandıktan ve kendi iradesinden vazgeçmiş, "Kimin ne yaptığı umurumda değil" diyerek köşesine çekilmiş milyonlar...

Bir düzen için en tehlikeli yurttaş hakkını arayan, hesap soran yurttaştır; en makbul olanı ise her şeyden vazgeçmiş, umudunu kesmiş, kaderine razı olmuş kalabalıklardır. Bugün o makbul sessizliğin tam ortasındayız.

Açıkça söylüyorum: Biz sessizce eriyoruz. Fabrikalar batsa yeniden kurulur, ekonomi çökse bir şekilde toparlanır; ama bir millet zihnindeki meşaleyi söndürürse, itiraz etme refleksini kaybederse o millet biter. Tarlada çalışmayan traktörün önüne koşulan o öküz ne kadar acı bir gerçeğin heykeli ise, kasaba marketindeki esnafın o boş vermişliği de aynı uçurumun diğer yakasıdır. Gözlerimizi yumarak hiçbir yangını söndüremeyiz; sadece sıranın bize geleceği anı bekleriz.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve canakkaleninsesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Diğer Yazıları

Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.