İnsan topluluklarını bir arada tutan şey, sadece sınırları çizilmiş bir toprak parçası veya ortak bir anayasa metni değildir. Toplumu millet yapan asıl harç; adalete olan ortak inanç, geleceğe dair beslenen kolektif umut ve en önemlisi, haksızlığa karşı hep birlikte verilebilen o refleksif tepkidir. Bugün sokaklarda, kahvehanelerde, sosyal medya mecralarında ya da aile masalarında gözle görülür bir sessizlik hakim. Bu sessizlik, bir huzur ortamının değil; her değere karşı duyarsızlaşmış, vatan, millet, bayrak gibi en kutsal paydalarda bile refleks gösterme kabiliyetini yitirmiş bir toplumun derin sessizliğidir.
Hayatım boyunca toplumsal kırılmaları yakından gözlemleyen biri olarak sormadan edemiyorum: Hiçbir konuya refleks gösteremeyen, kendi kaderine razı olmuş bir topluma nasıl dönüştük? Bu durum sadece geçici bir siyasete güvensizlik krizi mi, yoksa ruhsal genetiğimize işleyen bir "öğrenilmiş çaresizlik" felci mi?
Amigdala Yorgunluğu: Beynin Delirmeme Savunması
Meseleyi sadece sosyolojik bir analizle geçiştirmek, bana kalırsa resmin yarısını karanlıkta bırakmaktır. Yaşadığımız bu büyük duyarsızlaşmanın arkasında ciddi bir nörobilimsel gerçek yatıyor. İnsan beyni, doğası gereği anlık ve akut tehlikelerle mücadele etmek üzere programlanmıştır. Karşınıza bir tehdit çıktığında beyindeki alarm merkezi olan amigdala devreye girer; vücuda adrenalin pompalar ve size "savaş ya da kaç" der.
Ancak krizlerin, skandalların, ekonomik şokların ve adaletsizliklerin kronikleştiği, yani her güne yeni bir travmayla uyanılan bir toplumda bu alarm sistemi iflas eder. Beyin, sürekli olarak en üst perdeden stres hormonu salgılayamaz. Bir süre sonra hayatta kalabilmek, akıl sağlığını koruyabilmek için dışarıdan gelen uyarılara karşı perdelerini kapatır. Psikolojide "Duyarsızlaşma" (Desensitization) dediğimiz bu durum, kalpsizlikten değil, sinir sisteminin aşırı yüklenmeden dolayı sigorta attırmasından kaynaklanır. İlk seferinde toplumsal infial yaratacak bir olay, ellinci kez yaşandığında sadece ekrandan akıp giden sıradan bir altyazıya dönüşür. Toplum refleks gösteremez; çünkü duygusal olarak tamamen tükenmiştir.
Adaletin Kaybı ve "Doğru Yapsam da Değişmeyecek" İnancı
Sosyolog Émile Durkheim, toplumsal kuralların, normların ve adalet duygusunun işlevini yitirdiği dönemleri tanımlamak için "Anomi" kavramını kullanır. Bir toplumda liyakat (hak edenin hak ettiği yere gelmesi) ortadan kalktığında ve hukuk sistemi bireyi korumakta yetersiz kaldığında, kurallara uymanın ödüllendirilmediği, haksızlığın ise cezalandırılmadığı bir vasatlık hakim olur.
İşte tam bu noktada, o can alıcı soruya parmak basmak gerekiyor: Siyasete ve sisteme güvensizlik. Bireyler, siyasi tercihleri ne olursa olsun, seslerinin, itirazlarının veya sandığa attıkları oyların sistemin çarkları arasında eriyip gittiğini gördüklerinde "sosyal yabancılaşma" başlar. Geçmişte gösterilen tepkilerin hiçbir şeyi değiştirmediğini, aksine tepki gösterenlerin bedel ödediğini deneyimleyen kitleler, psikolog Martin Seligman’ın literatüre kazandırdığı "Öğrenilmiş Çaresizlik" (Learned Helplessness) girdabına kapılır. Kişi, "Ben ne yaparsam yapayım yukarısı bildiğini okuyor" demeye başladığı an, vatan ve millet gibi makro değerler de gözünde soyutlaşır. "Sistem beni ve geleceğimi korumuyorsa, ben neden sistemin değerleri için kendimi feda edeyim?" sorusu, toplumun geneline yayılan sessiz bir mutabakata dönüşür.
Maslow’un Acı Gerçeği: Mikro-Hayatta Kalma Modu
Bu kayıtsızlığın bir diğer ayağı ise tamamen hayati zorunluluklardır. Abraham Maslow’un meşhur "İhtiyaçlar Hiyerarşisi" piramidini hatırlayalım. Piramidin en üst basamaklarında ahlak, adalet, estetik, vatanseverlik ve toplumsal idealler yer alırken; en alt basamağında beslenme, barınma ve ekonomik güvenlik gibi fizyolojik ihtiyaçlar bulunur. Maslow der ki: Alt basamaktaki temel ihtiyaçlarını güvenceye alamayan bir insan, üst basamaktaki ideallerle samimi olarak ilgilenemez.
Bugün yüksek enflasyonla, işsizlik kaygısıyla, yarın kirasını ödeyip ödeyemeyeceği belirsizliğiyle boğuşan bir toplum, enerjisinin yüzde yüzünü bireysel olarak ayakta kalmaya harcamaktadır. Kişi, "Ben evime ekmek götüremezken, ülkenin genel gidişatının derdi bana mı kaldı?" psikolojisine bürünür. Dışarıdan bakıldığında bencillik, vatanperverlik duygularında umursamazlık gibi görünen bu durum, aslında trajik bir mikro-hayatta kalma mücadelesidir. İnsanlar büyük idealleri savunacak lükse ve zihinsel enerjiye sahip olmadıkları için kendi küçük kabuklarına çekilirler.
Büyük Kaçış: İçsel Göç ve Kolektif Kinizm
Reflekslerini yitiren bu toplumun vardığı nihai durak iki tehlikeli yola çıkar:
İçsel Göç: Kişi fiziksel olarak bu topraklardadır, vergisini verir, işine gider ama zihnen ve kalben ülkeyle olan bağlarını koparmıştır. Televizyonu kapatır, haberleri izlemez, toplumsal hiçbir olaya müdahil olmaz. Sadece kendi ve ailesinin güvenli limanında yaşamaya çalışır.
Kolektif Kinizm (Alaycılık): Her şeye, her kuruma ve her insana karşı derin bir güvensizlik geliştirilir. Hiçbir şeyin düzelmeyeceğine dair katı, alaycı ve yıkıcı bir inanç toplumu esir alır. Artık ne bir başarıya sevinilir ne de bir acıya ağlanır.
Sonuç olarak; karşımızda duran tablo toplumsal bir "kötülük" veya "vatan sevgisi eksikliği" değildir. Bu, uzun süreli hayal kırıklıklarının, adaletsizlik hissinin, kurumsal çöküşlerin ve ekonomik yorgunluğun getirdiği kitlesel bir psikolojik felç durumudur. Toplum tepki vermeyi bırakmıştır; çünkü geçmişte verdiği tepkilerin duvara çarpıp kendi yüzüne geri döndüğünü acı bir şekilde öğrenmiştir.
Bu felçli kış uykusundan uyanmanın yolu ise ne hamasi nutuklardan ne de içi boşaltılmış sloganlardan geçer. Bir toplumun yeniden refleks kazanması; adaletin tarafsızca tecelli etmesi, liyakatin yeniden kutsal sayılması ve bireye "senin sesin bu ülke için değerlidir" hissinin somut olarak verilmesiyle mümkündür. Aksi takdirde, sessizce kendi kaderine razı olanlar, gün gelir o kaderin altında hep birlikte kalırlar.
