Kimi insanlar dünyayı kendi etraflarında dönen bir sahne, muhatap oldukları herkesi ise kendi parlak monologlarını alkışlamak zorunda olan figüranlar olarak görürler. Hırsın gözü karartan ışıltısı, kişiye sınır tanımaz bir kudret vehmi aşılar. Adımlarındaki abartılı özgüven, her cümleye sinen üstenci ton ve "Ben yoksam her şey çöker" kibri, dışarıdan bakıldığında ihtişamlı bir kale gibi durabilir. Oysa bu kulelerin temeli, insanlık tarihinin en trajik ve acınası körlüğüne dayanır.
Bu tarz profiller için güç ve görünürlük, bir amaca hizmet eden araçlar olmaktan çıkıp bizzat taptıkları bir puta dönüşür. Kendi varlıklarını kurumların, davaların, hatta koca bir düzenin yegâne kurtarıcısı zannedecek kadar gerçeklikten koparlar. Başkalarının emeğini kendi yükseliş basamağı yapmaktan çekinmeyen, dinlemek yerine buyurmayı, uzlaşmak yerine nobranlığı tercih eden bu yapay heykeller, çevrelerine yaydıkları zehri liderlik sanırlar. Kendilerini bir sistemin vazgeçilmez odağı ilan edenler bilmez ki; hiçbir yapı, tek bir insanın gölgesiyle ayakta kalamayacak kadar büyük değildir.
Fransız yazar Edmond Rostand’ın dediği gibi: "Mezarlıklar, kendini vazgeçilmez zanneden insanlarla doludur."
Tarih, bu sözün doğruluğunu yüzlerce kez kanıtlamış; koltuğuna, ses tonuna ve şişkin egosuna güvenenlerin sessizce silinişini kaydetmiştir. Bir dönem güç sarhoşluğuyla gürleyenler, yokluklarında tufan kopacağını sanırken yerlerine yenileri gelmiş, hayat akıp gitmiştir. Toprak altına girildiğinde ne ardında bıraktığın hırsın büyüklüğü kalır ne de başkalarını ezerek çıktığın basamakların bir hükmü. Kibir, taşıyıcısını eninde sonunda yalnızlığa mahkûm eden ağır bir yüktür.
Kendini vazgeçilmez sanan o küçük dağların efendileri bilmelidir ki; hırsın ve kibrin zirvesi, aynı zamanda düşüşün en sert olacağı yerdir. Rüzgâr dindiğinde ve ellerindeki geçici güç uçup gittiğinde, geriye ne saygı duyulacak bir başarı ne de sahiplenilecek bir miras kalır. Sadece çiğnenen gururların öfkesi ve unutulmaya mahkûm bir kibrin utancı kalır.
