Bir kavşakta durup etrafı izlediğinizde iki tip insan görürsünüz: Birincisi, sinyal vermeden önünüze kıran, hastanede sıranızı çalan, sesini yükselttikçe haklı çıktığına inanan ve gece yatağına pamuk gibi bir vicdanla girenler. İkincisi ise, karşıdakinin hakkını yememek için adımını sayan, herkesin ruhuna göre kelime seçen, haksızlığa uğradığında bile nezaketini bozmamak adına içi içini kemiren o sessiz kalabalık.
Ve elbette bu ikinci grubun içinde, bu çağın en hazin figürleri vardır: Emek vererek, alın teri dökerek, çalışarak bir yere gelebileceğini zannedenler.
Bize çocukken bir hikâye anlatıldı. "Çalışırsan olur" dendi. "Dürüst olursan kazanırsın" dendi. "Liyakat, adalet, gayret..." Oysa bugün sahaya çıktığınızda görüyorsunuz ki; dirsek çürütenler yerinde sayarken, dirsek atanlar arayı çoktan açmış. Liyakat müzelik bir kavrama dönüşmüş; kurnazlık ise "iş bitiricilik" adı altında kutsanıyor. Yıllarını bir masanın başında, bir atölyede, bir metnin satır aralarında tüketen insanlar; hiçbir şey üretmeden köşeyi dönenlerin, bir günde 'adam' olanların arkasından sadece bakakalıyor. Emek veren, kendi dürüstlüğü yüzünden kendini cezalandırılmış gibi hissediyor.
Sorulması gereken can alıcı soru tam olarak burada başlıyor: Hangisi doğru?
Bir taraf "Aman bana ne, gemisini kurtaran kaptan" deyip vurdumduymazlığın konforuna sığınıyor; itip kalkıyor, hakkı çiğneyip geçiyor ve rahatlıyor. Diğer taraf ise sırtında bir memleket mesuliyeti, aklında Mustafa Kemal’in işaret ettiği o onurlu yurttaş bilinci, ellerinde ise nasır tutmuş emeğiyle vicdan nöbeti tutuyor. Tutarken de ruhunu tüketiyor.
İnsan yoruluyor. Gerçekten çok yoruluyor.
Eli kalem tutanların, düşünenlerin, helalinden kazanmayı şeref sayanların omuzlarına öyle bir yük biniyor ki; sanki her liyakatsizlik, her haksız kazanç, sokaktaki her hoyratlık onların şahsi suçuymuş gibi bir ağırlık çöküyor.
"Ben de mi onlar gibi olayım?" diye soruyor insan kendine. "Ben de mi kolayına kaçayım, ben de mi...
Ama yapamıyoruz. Mesele de bu zaten. Kötülük, kurnazlık ve duyarsızlık, doğuştan bir eksiklik gerektirir. Vicdanı olan bir insanın sonradan hırsa ve vurdumduymazlığa soyunması, üzerine iki beden dar gelen bir zırhla koşmaya benzer; nefesinizi keser, ruhunuzu daha beter çürütür.
Peki çözüm her şeye boyun eğip, emeğimizin hiçe sayılmasını çaresizce izlemek mi? Elbette hayır. İlke sahibi olmak, başkalarının nobranlığı karşısında açık hedef haline gelmek demek değildir.
Belki de bu çağda öğrenmemiz gereken en zor zanaat şudur: Omurgayı dik tutarken, omuzlardaki sahte yükleri indirebilmek.
İlkelerimizi ve emeğimizi başkaları bizi alkışlasın ya da bizi hemen bir yerlere taşısın diye taşımıyoruz; akşam başımızı yastığa koyduğumuzda, o aynadaki yüze utanmadan bakabilmek için taşıyoruz. Emek belki bugün piyasa değeri düşük bir meta gibi görülebilir, ama insanın kendi haysiyetidir.
Memleket nöbeti 24 saat tek bir kişinin omzunda sürmez. Trafiğin çilesini, sistemin kördüğümünü, insanların çıldırmışlığını tek başımıza çözemeyiz. Yapabileceğimiz tek bir şey var: Kendi küçük adamızda, kendi masamızda, emeğimizle kurduğumuz o temiz dünyayı muhafaza etmek. Kolay yoldan dönenlerin parıltısına aldanmamak ama o çürümenin kahrıyla da günden güne erimemek.
Dünya belki yarın toparlanmayacak. Alın terinin hakkı belki de bir gecede iade edilmeyecek. Ama sırf etraf çamur oldu diye, üzerimizdeki ceketi fırlatıp çamura yatmayacağız. Sadece paçalarımızı toplayıp yürümeye devam edeceğiz.
Çünkü bu ülkenin, bağıranların gürültüsüne ya da kurnazların zaferine değil; emeğinden ve vakarından vazgeçmeyen o yorgun ama tertemiz insanlara ihtiyacı var.
