Taner ARÇUKOĞLU
Köşe Yazarı
Taner ARÇUKOĞLU
 

Haim Nahum Doktrini.; Türkiye’nin İçten Zayıflatılma Süreci!..

Türkiye’nin modernleşme süreci çoğu zaman askerî zaferler ve siyasal kararlar üzerinden okunur. Oysa asıl belirleyici olan, daha sessiz ve daha derin bir alandır: zihniyet, kültür ve ekonomi. Tam da bu noktada, resmî bir belgeye dayanmamasına rağmen, yıllardır tartışılan bir kavram karşımıza çıkar: Haim Naum Doktrini. Bu kavram, adını Osmanlı Devleti’nin son hahambaşısı olan Haim Nahum’dan alır. Ancak mesele bir kişinin ötesindedir. Tartışma, Türkiye’nin Batı ile kurduğu ilişkinin niteliği üzerinedir.   Türkiye bugün bir çöküş anı yaşamıyor; çok daha tehlikeli bir süreçten geçiyor: Aşındırılarak zayıflatılma. Bu ne ani bir yıkım, ne açık bir saldırı, ne de kolay fark edilen bir müdahale. Aksine; yavaş, sistemli ve büyük ölçüde normalleştirilmiş bir süreç. Devlet ayakta, kurumlar çalışıyor gibi, hayat akıyor… Ama toplumun taşıyıcı kolonları birer birer içten içe boşalıyor. Tam da bu yüzden, yıllardır tartışılan ve resmî bir belgeye dayanmayan ama bir yöntemi tarif eden kavram yeniden anlam kazanıyor: Haim Nahum Doktrini. Burada mesele bir kişi değil. Haim Nahum bir semboldür. Tartışılan şey; Türkiye’yi doğrudan yıkmadan, toplumsal değerlerini çözerek güçsüzleştiren zihniyet biçimidir.   Yıkım dışarıdan gelmedi, içeride üretildi Türkiye’yi zayıflatan bu süreç; Tankla, yani askerî bir Darbeyle gelmedi, Kanunla, yani açık bir devlet dayatmasıyla kurulmadı, Bayrak indirerek, yani egemenliği görünür biçimde hedef alarak başlamadı. Tam tersine; “Normalleşme”, “Çağdaşlaşma”, “Bireysel özgürlük”, “Küresel uyum” gibi kavramlarla paketlenerek sunuldu. Bu kavramların kendisi sorunlu değildi. Sorun, içlerinin bilinçli biçimde boşaltılmasıydı. Aşındırılan ilk şey: Aidiyet Bir toplumun ayakta kalması için ortak bir “biz” duygusuna ihtiyacı vardır. Türkiye’de bu duygu yıllar içinde sistemli biçimde şüpheli, tehlikeli, hatta geri ilan edildi. Aidiyet: “Milliyetçilik” diye suçlandı, “Gericilik” diye küçümsendi, “Tehdit” diye bastırıldı. Sonuç ne oldu? Birbirine güvenmeyen, aynı geleceği hayal edemeyen, en küçük krizlerde birbirine düşen bir toplum. Aidiyet zayıfladığında, dayanışma da çöker. Dayanışma çöktüğünde ise toplum, dış etkiye açık hâle gelir. Çürütülen şey: Ahlâk ve sorumluluk Ahlâk, Türkiye’de uzun süredir “kişisel tercih” başlığı altına sıkıştırıldı. Toplumsal sorumluluk ise “saflık” gibi gösterildi. Bugün: Haksızlık karşısında susmak “akıllılık”, Fırsatçılık “beceri”, İlkesizlik “uyum” sayılıyor. Bu bir değer kaybı değil sadece; toplumsal çözülmedir. Çünkü ahlâk sadece bireyi değil, toplumu bir arada tutan görünmez sözleşmeyi temsil eder. O sözleşme yırtıldığında, geriye sadece çıkar ilişkileri kalır.   Eksiltilen şey: Hafıza Hafızasını kaybeden birey yönlendirilir. Hafızasını kaybeden toplum ise şekillendirilir. Türkiye’de tarih: Ya romantize edilerek içi boşaltıldı, Ya da toptan reddedilerek anlamsızlaştırıldı. Geçmişle bağ koparıldıkça, gelecek de başkalarının çizdiği çerçevelere mahkûm edildi. Kendi hikâyesini anlatamayan bir toplum, başkasının hikâyesinde figüran olur.   Eğitim: Bilgi var, bilinç yok Eğitim sistemi yıllardır veri üretiyor ama şuur üretmiyor. Diploma var, yön duygusu yok. Gençler: Dünyayı tanıyor ama kendini tanımıyor, Kavramları biliyor ama aidiyet kuramıyor, Eleştiriyor ama yerine ne koyacağını bilmiyor. Bu bir tesadüf değil. Kimliği eksiltilmiş bir kuşak, direnç üretmez; uyum sağlar.   Ekonomi bir sonuçtur, asıl mesele zihniyettir Ekonomik bağımlılık çoğu zaman teknik gerekçelerle açıklanır. Oysa mesele teknik değil, psikolojiktir. Bugün Türkiye’de: “Piyasa ne der?” “Dış dünya nasıl algılar?” “Kredi notu etkilenir mi?” soruları, siyasetin ve toplumsal kararların üzerinde oto-sansür gibi duruyor. Bu noktada bağımsızlık kağıt üzerinde kalır. Çünkü karar verme cesareti, önce zihinde kaybedilmiştir.   Toplum çözülürse, devlet yalnız kalır En tehlikeli aşamaya gelindiğinde artık dış müdahaleye gerek kalmaz. Çünkü toplum: Parçalanmıştır, Ortak değer üretmez, Birlik fikrine alerji geliştirmiştir. Bu noktada devlet güçlü görünse bile dayanaksızdır. Devleti ayakta tutan sadece kurumlar değil, toplumsal meşruiyet ve değerlerdir.   Sonuç: Mesele gizli planlar değil, sessiz kabulleniş Bu yazı her şeyi “dış güçler”e bağlayan kolaycı bir metin değildir. Asıl eleştiri şuradadır: Türkiye’yi zayıflatan şey, dışarıdan dayatılan bir plan değil; içeride itiraz edilmeden kabullenilen bir çürüme sürecidir. Aşındırılan aidiyet, çürütülen ahlâk, eksiltilen hafıza… Bunlar geri gelmez sanılır. Oysa geri gelirler. Ama önce adlarını doğru koymak gerekir. Son söz Türkiye yıkılmıyor. Ama içi boşaltılıyor. Ve bir toplum; değerlerini kaybettiğinde değil, değer kaybını normal gördüğünde gerçek anlamda zayıflar.
Ekleme Tarihi: 05 Ocak 2026 -Pazartesi
Taner ARÇUKOĞLU

Haim Nahum Doktrini.; Türkiye’nin İçten Zayıflatılma Süreci!..

Türkiye’nin modernleşme süreci çoğu zaman askerî zaferler ve siyasal kararlar üzerinden okunur. Oysa asıl belirleyici olan, daha sessiz ve daha derin bir alandır: zihniyet, kültür ve ekonomi. Tam da bu noktada, resmî bir belgeye dayanmamasına rağmen, yıllardır tartışılan bir kavram karşımıza çıkar: Haim Naum Doktrini.

Bu kavram, adını Osmanlı Devleti’nin son hahambaşısı olan Haim Nahum’dan alır. Ancak mesele bir kişinin ötesindedir. Tartışma, Türkiye’nin Batı ile kurduğu ilişkinin niteliği üzerinedir.

 

Türkiye bugün bir çöküş anı yaşamıyor; çok daha tehlikeli bir süreçten geçiyor:

Aşındırılarak zayıflatılma.

Bu ne ani bir yıkım, ne açık bir saldırı, ne de kolay fark edilen bir müdahale. Aksine; yavaş, sistemli ve büyük ölçüde normalleştirilmiş bir süreç. Devlet ayakta, kurumlar çalışıyor gibi, hayat akıyor… Ama toplumun taşıyıcı kolonları birer birer içten içe boşalıyor.

Tam da bu yüzden, yıllardır tartışılan ve resmî bir belgeye dayanmayan ama bir yöntemi tarif eden kavram yeniden anlam kazanıyor: Haim Nahum Doktrini.

Burada mesele bir kişi değil. Haim Nahum bir semboldür. Tartışılan şey; Türkiye’yi doğrudan yıkmadan, toplumsal değerlerini çözerek güçsüzleştiren zihniyet biçimidir.
 

Yıkım dışarıdan gelmedi, içeride üretildi

Türkiye’yi zayıflatan bu süreç;
Tankla, yani askerî bir Darbeyle gelmedi,
Kanunla, yani açık bir devlet dayatmasıyla kurulmadı,
Bayrak indirerek, yani egemenliği görünür biçimde hedef alarak başlamadı.
Tam tersine;
“Normalleşme”,
“Çağdaşlaşma”,
“Bireysel özgürlük”,
“Küresel uyum”
gibi kavramlarla paketlenerek sunuldu.
Bu kavramların kendisi sorunlu değildi. Sorun, içlerinin bilinçli biçimde boşaltılmasıydı.

Aşındırılan ilk şey: Aidiyet

Bir toplumun ayakta kalması için ortak bir “biz” duygusuna ihtiyacı vardır. Türkiye’de bu duygu yıllar içinde sistemli biçimde şüpheli, tehlikeli, hatta geri ilan edildi.
Aidiyet:
“Milliyetçilik” diye suçlandı,
“Gericilik” diye küçümsendi,
“Tehdit” diye bastırıldı.
Sonuç ne oldu?
Birbirine güvenmeyen, aynı geleceği hayal edemeyen, en küçük krizlerde birbirine düşen bir toplum.
Aidiyet zayıfladığında, dayanışma da çöker. Dayanışma çöktüğünde ise toplum, dış etkiye açık hâle gelir.

Çürütülen şey: Ahlâk ve sorumluluk

Ahlâk, Türkiye’de uzun süredir “kişisel tercih” başlığı altına sıkıştırıldı.
Toplumsal sorumluluk ise “saflık” gibi gösterildi.
Bugün:
Haksızlık karşısında susmak “akıllılık”,
Fırsatçılık “beceri”,
İlkesizlik “uyum” sayılıyor.
Bu bir değer kaybı değil sadece; toplumsal çözülmedir.
Çünkü ahlâk sadece bireyi değil, toplumu bir arada tutan görünmez sözleşmeyi temsil eder.
O sözleşme yırtıldığında, geriye sadece çıkar ilişkileri kalır.
 

Eksiltilen şey: Hafıza

Hafızasını kaybeden birey yönlendirilir.
Hafızasını kaybeden toplum ise şekillendirilir.
Türkiye’de tarih:
Ya romantize edilerek içi boşaltıldı,
Ya da toptan reddedilerek anlamsızlaştırıldı.
Geçmişle bağ koparıldıkça, gelecek de başkalarının çizdiği çerçevelere mahkûm edildi.
Kendi hikâyesini anlatamayan bir toplum, başkasının hikâyesinde figüran olur.
 

Eğitim: Bilgi var, bilinç yok

Eğitim sistemi yıllardır veri üretiyor ama şuur üretmiyor.
Diploma var, yön duygusu yok.
Gençler:
Dünyayı tanıyor ama kendini tanımıyor,
Kavramları biliyor ama aidiyet kuramıyor,
Eleştiriyor ama yerine ne koyacağını bilmiyor.
Bu bir tesadüf değil.
Kimliği eksiltilmiş bir kuşak, direnç üretmez; uyum sağlar.
 

Ekonomi bir sonuçtur, asıl mesele zihniyettir

Ekonomik bağımlılık çoğu zaman teknik gerekçelerle açıklanır. Oysa mesele teknik değil, psikolojiktir.
Bugün Türkiye’de:
“Piyasa ne der?”
“Dış dünya nasıl algılar?”
“Kredi notu etkilenir mi?”
soruları, siyasetin ve toplumsal kararların üzerinde oto-sansür gibi duruyor.
Bu noktada bağımsızlık kağıt üzerinde kalır. Çünkü karar verme cesareti, önce zihinde kaybedilmiştir.
 

Toplum çözülürse, devlet yalnız kalır

En tehlikeli aşamaya gelindiğinde artık dış müdahaleye gerek kalmaz.
Çünkü toplum:
Parçalanmıştır,
Ortak değer üretmez,
Birlik fikrine alerji geliştirmiştir.
Bu noktada devlet güçlü görünse bile dayanaksızdır.
Devleti ayakta tutan sadece kurumlar değil, toplumsal meşruiyet ve değerlerdir.
 

Sonuç: Mesele gizli planlar değil, sessiz kabulleniş

Bu yazı her şeyi “dış güçler”e bağlayan kolaycı bir metin değildir.
Asıl eleştiri şuradadır:
Türkiye’yi zayıflatan şey, dışarıdan dayatılan bir plan değil;
içeride itiraz edilmeden kabullenilen bir çürüme sürecidir.
Aşındırılan aidiyet,
çürütülen ahlâk,
eksiltilen hafıza…
Bunlar geri gelmez sanılır.
Oysa geri gelirler.
Ama önce adlarını doğru koymak gerekir.
Son söz
Türkiye yıkılmıyor.
Ama içi boşaltılıyor.
Ve bir toplum; değerlerini kaybettiğinde değil,
değer kaybını normal gördüğünde
gerçek anlamda zayıflar.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve canakkaleninsesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Diğer Yazıları

Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.