7 Şubat günü ölüm üzerine yazdığım bir şiiri paylaşmıştım. Ölümün sessizliğini, kaçınılmazlığını, insana dokunan yüzünü anlatan birkaç dize… O şiirin altına Remzi Can ağabey, bir alkış emojisi bırakmıştı. Belki basit bir işaret, belki de “anladım” demenin dijital hali… Ama bugün dönüp bakınca, o küçücük işaretin ne kadar anlamlı olduğunu görüyorum.
Çünkü sadece iki gün sonra, 9 Şubat’ta, Remzi Can ağabey aramızdan ayrıldı.

Şimdi düşünüyorum da, insan bazen farkında olmadan kendi vedasını yazıyor, çiziyor, işaretini bırakıyor bu dünyaya. Bazen bir sözle, bazen bir bakışla, bazen de sadece bir emojiyle… Biz anlamıyoruz o anda, ama hayatın akışı, ölümün vakti, her şey aslında sessizce işaretini veriyor.
Remzi Can ağabeyin bana bıraktığı o alkış işareti, şimdi benim için çok daha fazlasını ifade ediyor. O artık sadece bir beğeni değil; bir el sallama, bir veda, bir hatırlatma… Belki de “Ben gidiyorum, ama yazdıkların bana değdi” diyen sessiz bir ses.
Hayat işte böyle garip tesadüflerle yüzümüze çarpıyor. Ölümün soğuk gerçeği ile yaşamın sıradan akışı, bir anda birbirine dokunuyor. Bize düşen ise, bu dokunuşlarda gizlenen anlamı görmek…
Çünkü insan, geride bıraktığı işaretlerle yaşamaya devam ediyor. Ve bazen, o işaret sadece küçücük bir alkış oluyor.
Ama o küçücük işaretin arkasında koskoca bir ömür var aslında. Paylaşılan selamlar, ayaküstü sohbetler, aynı ortamlarda edilen kahkahalar, “bir gün oturup uzun uzun konuşalım” diye ertelenen buluşmalar… Hepsi bir anda hatıraya dönüşüyor. İnsan, kaybettikten sonra fark ediyor; meğer ne çok şeyi yarım bırakmışız.
Belki de en çok bu acıtıyor içimizi. Söylenmemiş cümleler… Edilmemiş teşekkürler… Son kez sıkılmamış bir el… Hayatın hep aceleye getirdiği o küçük anlar, ölüm geldiğinde en büyük pişmanlıklara dönüşüyor.
O yüzden şimdi dönüp bakınca, Remzi Can ağabeyin bıraktığı o alkış bana sadece bir veda değil, aynı zamanda bir ders gibi geliyor. İnsanlara zaman ayırmanın, bir mesajı ertelememenin, “sonra konuşuruz” dememenin dersi… Çünkü bazen gerçekten sonra olmuyor.
Hayat devam ediyor, kalabalıklar dağılmıyor, sokaklar aynı, günler aynı… Ama bir kişi eksiliyor. Ve o eksiklik, en çok sessizlikte hissediliyor. İşte o zaman anlıyorsun; bazı insanlar giderken arkalarında büyük sözler değil, küçük izler bırakıyor. Ama o küçük izler, insanın kalbinde kocaman bir boşluk açıyor.
Şimdi o şiire her baktığımda, dizelerden önce o alkışı görüyorum. Sanki uzaktan gelen son bir selam gibi. Sessiz, sade, gösterişsiz… Tıpkı onun gibi.
Belki de hayat bize şunu fısıldıyor:
Kimseyi ertelemeyin.
Sevdiklerinize geç kalmayın.
Çünkü vedalar bazen konuşarak değil…
Sadece küçük bir işaretle oluyor.
Ve biz, o işaretin aslında bir elveda olduğunu çoğu zaman çok geç anlıyoruz. Mekanın cennet olsun Ağabey...
