
Anadolu’da zaman, acele etmez.
Koşmaz, taşmaz…
Bir loğ taşının ağırlığında, ağır ağır ilerler. Çünkü bu topraklarda zaman, insanın omzuna değil; sabrına basar.
Loğ taşı yalnızca bir yapı aracı değildir.
O, kış gelmeden önce yapılan son hazırlıktır.
Kar düşmeden tamamlanması gereken bir emektir.
Çatının üstünde dönen her turda, “Bu ev ayakta kalacak” diyen bir iradedir.
Babalar, sabahın ayazında damın üzerine çıkar.
Eller çatlamış, yüzler serttir ama bakışlar sakindir.
Çünkü bilirler:
Dam çökerse, umutsuzluk sızar içeri.
Anneler aşağıda bekler.
Bir yandan çocukları çağırır, bir yandan dudaklarının arasından eksik olmayan o sessiz dua dökülür.
Loğ taşının her dönüşünde, ev biraz daha yuva olur.
Beton bilmez bunları.
Beton acelecidir, hızlıdır, ruhsuzdur.
Oysa kerpiç evler nefes alır.
Toprakla taşın buluştuğu o tok ses, bir mühür gibidir:
“Burada emek var. Burada hayat var.”
Loğ taşı dönerken sadece dam sıkışmaz;
Hatıralar da yerli yerine oturur.
Dededen kalma sözler, soba başında anlatılan hikâyeler,
Bir kış daha atlatmanın sessiz gururu…
Bugün o taşların çoğu bir kenara bırakıldı.
Yerlerine makineler, ölçüler, standartlar geldi.
Ama hiçbir beton, bir loğ taşının bıraktığı izi taşıyamadı.
Çünkü loğ taşı ağırdır.
Ama ağırlığı taşta değil, hatıradadır.
Ve Anadolu’da zaman, hâlâ o hatıraların üzerinden yürür.
Ağır…
Sessiz…
Ama dimdik.
