Eğitimde Alarm: 'Aynı Evdeki Yabancı Çocuklarımız'
Eğitimde Alarm: 'Aynı Evdeki Yabancı Çocuklarımız'
Prof. Dr. Ahmet Akkaya, okullarda artan şiddeti toplumsal kopuş ve dijital etkiler üzerinden değerlendirdi.
Prof. Dr. Ahmet Akkaya, okullarda artan şiddeti toplumsal kopuş ve dijital etkiler üzerinden değerlendirdi.
Aynı Evdeki Yabancı Çocuklarımız ve Öğretmenin Yeniden İnşası
Afrika’nın kadim kabilelerinden günümüze ulaşan, insan ruhunun en karanlık dehlizlerine ışık tutan sarsıcı bir söz vardır: “Köyü tarafından sevilmeyen çocuk, gün gelir o sevgi sıcaklığını hissetmek için kendi köyünü yakar”. Nisan 2026’da önce Şanlıurfa Siverek’te, ardından Kahramanmaraş’ta okullarımızda yankılanan o acı sesler, sadece asayiş bültenlerine konu olacak sıradan olaylar değildir. Sıralara dizilmiş fidan gibi yavrularımıza ve irfan geleneğimizde yollarına mermi değil güller dökülmesi gereken öğretmenlerimize sıkılan bu kurşunlar; aidiyetini, sevgisini ve kahramanını kaybetmiş bir neslin kendi köyünü ateşe verme çabasıdır. Milli Eğitim camiasının şerefli neferlerinden biri olarak sınıfların tozunu yuttuğum o on yıllık öğretmenlik geçmişimle ve bugün Bartın Üniversitesi Rektörü olarak gençleri kampüsümüzde karşılayan bir eğitimci kimliğimle söylüyorum ki bu yangını sadece güvenlik tedbirleriyle değil, toplumsal şefkatle söndürmek zorundayız.
Aynı Evde Yaşayan, Farklı Evrenlerdeki Yabancılar
Bugün evlerimizin içinde sessiz ama çok derin bir kopuş yaşanıyor. Bedenen o ilin, o mahallenin sınırları içinde bizimle aynı çatı altında yaşayan çocuklarımız; zihnen kuralsız, sınırları belirsiz, küresel ve karanlık bir dijital dünyanın içinde yaşıyorlar. Geleneksel ebeveynlik pratiklerimiz ile global dijital kültür amansız bir şekilde çakışıyor. Bizler, anne babalar olarak çocuğun referans noktasına yerel ve şefkatli bir dilden seslenirken; çocuk bize internetin dehlizlerinden, şiddeti ve nefreti yücelten o karanlık alt kültürlerin acımasız jargonlarıyla cevap veriyor.
Sosyal medya platformlarında, özellikle denetimsiz Telegram ve Discord gruplarında şiddetin estetize edilmesi, saldırganların adeta birer kahraman gibi sunulması, öfkesi burnunda olan diğer gençlerimiz için ölümcül bir ilhama dönüşmektedir. Kriminolojide “kopyalama etkisi” olarak bilinen bu durum, dezenformasyonla birleştiğinde şiddeti bulaşıcı bir hastalığa çevirmektedir. Bu zehirli yayılımı durdurmak için devletimizin siber güvenlik önlemleri şüphesiz çok kıymetlidir. Ancak çözüm yalnızca devlete bırakılamaz. Medya kuruluşlarımız ve her bir vatandaşımız, saldırganların isimlerini, fotoğraflarını ve sözde manifestolarını paylaşarak onlara arzuladıkları o “karanlık şöhreti” vermekten kaçınmalıdır. Şiddet, isimsizleştirilerek kınanmalıdır. Ebeveynler, çocuklarının ellerindeki telefonların sadece bir iletişim aracı değil; nefret suçlarının, zorbalığın ve insan düşmanı alt kültürlerin yuvalandığı dipsiz kuyulara açılabileceğini idrak etmelidir. Dijital çağda ebeveynlik, çocuğun sadece cebine harçlık koymak değil, onun zihnine sızan algoritmaları da takip etmeyi gerektirir.
Özellikle ekranlara hapsedilmiş, odalarına kapanıp yalnızlaşan çocuklar için savaş oyunları birer eğlence aracı olmaktan çıkıp, gerçeğin ta kendisi haline gelebiliyor. Nasıl ki derin sulara kontrolsüzce dalan bir dalgıç, bir süre sonra “derinlik sarhoşluğuna” kapılıp yön duygusunu kaybeder ve yüzeye çıkmak yerine o aldatıcı hisle daha da dibe, karanlığa doğru yüzerse, dijital dünyanın dipsiz kuyularına dalan çocuklarımız da o sahte pırıltılara kapılarak gerçeklik algısını yitiriyor. Oyunla gerçeği ayırt edemeyen bir nesil, sorunlarını sanal dünyadaki gibi silahla çözebileceği yanılgısına düşüyor. Bu tablo karşısında yasakçı zihniyetlerin işe yaramadığı aşikârdır. Çocuklar yasaklarla değil, karşılarına konulan “rol modellerle” yetişir. Bizim acilen, dijitalde dahi çocuğun kahramanı olacak o güçlü öğretmen figürüne ihtiyacımız var.
Toplum olarak en büyük hatamız, günün büyük bir kısmını çocukla geçiren, onu ailesinden bile daha fazla gören öğretmeni değersizleştirmek oldu. “Acaba aileye söylesem yanlış anlaşılır mıyım?” korkusuyla çocuğun gidişatına müdahale edemeyen, eli kolu bağlanan bir öğretmen profili oluşturduk. Köylünün sabah belki kümesten aldığı yumurtayı, “Evladımın aklı da kalbi de sana emanet, biz büyük bir aileyiz” düşüncesiyle öğretmene sunduğu o muazzam dayanışma kültüründen; öğretmeni hesap sorulacak bir hizmetkâr gibi gören bir rekabet çağına sürüklendik.
Dünya küreselleşip amansız bir rekabet çağına girerken, o yumurta paylaşılmamaya, satılmaya başlandı. Toplum, dayanışma kültüründen ticaret kültürüne evrildiğinde, ne yazık ki okullarımızın kapısından içeriye de bu mekanikleşme sızdı. Veli, çocuğunun bu vahşi dünyada ezilmemesi telaşıyla okulu bir “hizmet sağlayıcı”, kendisini de “müşteri” konumuna yerleştirdi. Oysa eğitim bir hizmet sektörü değil, bir gönül seferberliğidir. Toplumda bireyselleşme artarken, çocukların okuldaki yalnızlığı da aynı oranda derinleşti. Çocuklarımıza sadece test çözmeyi değil; öfkeyle başa çıkmayı, dijital dezenformasyonla mücadele etmeyi ve düşenin elinden tutmayı da öğretmeliyiz.
Okullara yerleştirilecek X-Ray cihazları ve güvenlik görevlileri ile kapıdan silahın girmesi belki engellenebilir ancak bir çocuğu o noktaya getiren, eline o silahı alma fikrini doğuran zihinsel çöküş bu şekilde tedavi edilemez. Unutmamalıyız ki hiçbir metal dedektörü, bir çocuğun kalbindeki dışlanmışlığı tespit edemez. Özellikle akran zorbalığını, başarı ve not baskısı altında ezilen ruhları sadece yasal mevzuatlarla veya güvenlik kameralarıyla iyileştiremeyiz. Bizler o anavatanı yüksek güvenlikli ama soğuk duvarlarla değil, ancak “İlişkisel Güvenlik” dediğimiz, öğretmenin ve öğrencinin göz göze geldiği o sıcak bağ ile koruyabiliriz.
Toplumsal iyileşmenin yolu, dizilerden medya organlarına, kamuoyunun tüm söylemlerinden günlük hayatımıza kadar her alanda, öğretmeni o eski itibarlı ve sarsılmaz konumuna yeniden taşımaktan geçmektedir. Çocuğun iç dünyasındaki gerçek kahraman yeniden öğretmen olmalıdır. Bunun yanı sıra, siber güvenlik uzmanlarımızın ve rehber öğretmenlerimizin çocukların o derin dijital dünyasına sızabilecek bir donanımla sahaya inmesi, çocukları o yalnızlık odalarından çıkaracak ortak etkinliklerin vakit kaybetmeksizin hayata geçirilmesi şarttır. Bu süreçte hepimizin şapkasını önüne koyup düşünmesi gereken bir diğer acı gerçek ise okullarımızda zaman zaman oluşan otorite boşluğudur. Meydanlarda hak arayışı ve sendikal protestolar adına greve gidilen dönemlerde, okullarımızın boş kalması velilerde derin bir tedirginlik oluşturmuştur. Milyonlarca devlet okulu öğrencisi okullarından uzak kalırken, özel okullardaki öğrencilerin eğitime devam etmesi de ayrıca fırsat eşitliğine vurulan büyük bir darbedir. Bu süreçte kaybedilen zaman için ek süre verilip verilmeyeceği, bu başıboşluğun nasıl telafi edileceği haklı bir sorudur. Unutulmamalıdır ki aslolan, her ne şartta olursa olsun nitelikli öğretmenin sınıfta olması ve toplumun bu değeri baş tacı etmesidir.
Kampüslerimiz: İyileşmenin ve Dayanışmanın Son Kalesi
Bugün gençlerimizi üniversite amfilerinde hayata hazırlarken taşıdığımız en büyük hassasiyet, ortaokullarda ve liselerde alevlenen bu şiddet sarmalının ve dijital dezenformasyon tehlikesinin kampüslerimize sıçramasının önüne geçmektir. Gençlerimiz üniversiteye sadece akademik bilgi almak için değil, hayata tutunmak, bir aidiyet bulmak için geliyorlar. Üniversiteler, gençlerin kendilerini en güvende hissetmeleri gereken son kalelerdir.
Bu karanlığın yükseköğretime sızmamasını istiyorsak, kampüslerimizde akademik danışmanlığı ders seçimi rutini olmaktan çıkarıp, gerçek bir hayat mentörlüğüne dönüştürmeliyiz. Öğrencilerimizi sosyal kulüplerde, sanatta, sporda ve bilimsel projelerde omuz omuza çalıştırarak, onları izole odalarından kampüs meydanlarına çekmeliyiz. Psikolojik danışmanlık birimlerimiz, kapısı çalınan bir yer olmaktan çıkıp öğrencinin halinden anlayan, sahadaki önleyici güçler olmalıdır.
Devletimizin iradesiyle sağladığı fiziksel güvenliğin içini, milletimizin o kadim şefkatiyle doldurmak zorundayız. Aksi takdirde, aynı evde yaşadığımız yabancı çocuklarımızı kaybetmeye devam edeceğiz. Gelin, öğretmeni yeniden bu toplumun kalbine, çocuklarımızın zihnindeki o kahramanlık tahtına oturtalım ki hiçbir evladımız o sevgi sıcaklığını ararken ne kendi hayatını ne de arkadaşlarının hayatını ateşe versin.
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
