Geceler gündüzleri, günler ayları, aylar da yılları kovaladıkça ve hatıra duvarları kalınlaştıkça; içte başlayan muhasebe de artıyor. Yetişemiyoruz dünyanın baş döndüren hızına. Yaşam şekilleri, fikirler, ülküler, insanlar, insanlar, insanlar… Her şey yeni bir anlam kazanıyor yaşadığımızı düşündüğümüz çağda.
Ve başlıyor bir söylev kapanı “Değişim” adıyla…
Sonrasında sıralanıyor tumturaklı sözler:
“Değişime ayak uydurmalısın.”
“Hangi çağda yaşıyoruz canım?”
“Uzay çağındayız uzay!”
“Zamanın ruhunu yakalamalısın.”
Yetmiyor bu sözler ikna için. Biliyorlar ki “senden” birkaç cümle daha eklenmeli:
“Eski çamlar bardak oldu.” diyerek devam ediyorlar.
Kısa bir tereddüt yaşıyorsun atasözü ile gelen örneğin ardından.
Yakalandığını fark ettiklerinde hassas bir noktandan, daha cesur dökülüyor gerekçeler; “Tekâmül” diyorlar. “Buna da itiraz edemezsin ya…” diye gelen pekiştireç ifadeleriyle.
Yine de içinde yükselen bir itiraz damarı rahatsız ediyor seni. “Nasıl yani?” diyerek. “Her şeyi mi değiştireceğiz? Bizi “biz” yapan değerleri, ruhumuza mana katan ulvî gayeyi, kökü mazide olan atiyi…”
Müstehzi bir dudak arası gülümseme hissediyorsun. Küçümsemenin yanı sıra acıyarak bakan gözler ve sana ait olmayan sözler kulaklarında çınlıyor:
“Zafer sabahlarını kovalayan bozgun akşamları. İhtiyar dev, mazideki ihtişamından utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini, “Ben Avrupalıyım” demeğe başladı, “Asya bir cüzzamlılar diyarıdır.” Avrupalı dostları, acıyarak baktılar ihtiyara ve kulağına: “Hayır delikanlı”, diye fısıldadılar, “sen bir az-gelişmişsin.”
Ama öncesi vardı bu sözün:
“Kıt’aları ipek bir kumaş gibi keser biçerdik. Kelleler damlardı kılıcımızdan. Bir biz vardık cihanda, bir de küffar…
Sonra isyan yüklü satırlarla koyarsın itirazlarını…
“Böyle değildik” diye haykırma ihtiyacı hissedersin ve dersin ki:
Böyle değildik.
Hep bir ülkünün mehabetinin zirvesindeydik…
Karşılıksız bir sevdanın doruklarında karşılıksız yaşardık.
Yüksek vasılı bir Türk olmanın şuurunda, milliyet hukukunun farkında, ülküye inanmanın coşkusuyla koşardık.
Bizi görenler gıpta eder, tanıyıp bilenler ise hayran kalırdı.
Tek bir gayemiz vardı, o da millî şuurun önce ülkeye sonra da cihana adalet ile hâkim olması.
Böyle değildik…
Bilenler bilirdi bizi.
Ömer Seyfettin’in Ant hikâyesindeki Mıstık gibiydik. Hiç düşünmeden milletimiz için kuduz köpeğin önüne atardık kendimizi…
Duyanlar şaşırırdı bizdeki hallere…
Emine Işınsu’nun Sancı’sındaki Önkuzu gibiydik. Özmen’in kanı bulaşan cekete bile vefa gösterir, yıkattırmazdık.
Yazanlar hayran kalırdı kardeşlik hukukumuza…
Cengiz Dağcı’nın Korkunç Yıllar’da, Kırım için “O toprakların bizim mezarlarımıza da ihtiyacı var.” dediği gibi mezarlarımıza bile vatanın tapusu olarak bakardık.
Dostu bırak düşman bile saygı duyardı ahde vefamıza…
Çünkü bizce, ahde vefasızlık imansızlıktı.
Sadece dilimizde değildi ahde vefa. O şuur, ruh kökümüzün mana dünyasını şekillendirip yaşantımızda vücut bulan bir duruşun adıydı.
Velhasıl…
Böyle değildik…
Yüksek bir iman ile bağlıydık ülkülerimize.
Kendimizi hep borçlu hissederdik ülkemize.
Söylemimiz de eylemimiz de yaşantımız da ülkülerimize göre şekillenirdi.
Küçük menfaatler için fırıldak olmak yoktu hayat nizamımızda…
Peki, ne oldu bize?
Beklentili siyaset kapımızın önünden bile geçemezken, hangi söylev kapanına kaptırdık kökü mazide olan atimizi?
Peki, kimler göz dikti milletin kervanına?
“Birlikte rahmet ayrılıkta azap vardır,” düsturu ile yol yürürken, hangi kirli eller böyle parça parça etti kervanımızı?
Peki, nasıl bir düşünce bulandırdı fikir dünyamızı?
Türk’ün, Türk Dünyası’nın ve Dünya Mazlumlarının umudu olan ülkülerimiz hangi çarpık fikirlerle aslından uzaklaştırılmak istendi?
Ruhumuza kezzap mı döküldü?
Ne oluyor bize?
Ne olduysa “Değişim” ile “Gelişim” kavramlarının karışmasıyla oldu.
Hâlbuki;
Değişmemeliydi Osman Yüksel Serdengeçti ile dile gelen, Ural Altay Dağları’na olan hasret.
Değişmemeliydi, Hayati Vasfi edası ile “Tuna yandı ben ağladım.” diye yakılan ağıt.
Değişmemeliydi Tanrı Dağlarından aşağı inip Isık gölüne ulaşan Aytmatov’un asra bedel olan günü.
Yaşamalıydı “Türk için, Türk’e göre, Türk tarafından” şeklinde ifade edilen gaye.
Bazen Ak Topraklar’ın özlemi ile yanmalıydı gönüller Işınsu misali… Bazıları Galip Erdem gibi Çile’yi dillendirmeliydi yazdığı mektup ile. Kimi zaman Taşer coşkusuyla Büyük Türkiye kor olmalıydı gönülden gönüle…
“Turan” diyerek Gökalp gibi ve uzanabilmek gerekiyordu Ötüken bozkırlarına Atsız şiirleri, romanları ile…
“Bırak şu hayâlleri…” diyenlerin tam tersine, yeniden “Bir Hayâlimiz Var!” demek gerekiyor yüksek sesle:
Hem de “Değişmemeli hayâllerimiz” diyerek:
Bir hayâlimiz var “Millî Devlet” diye, bir nesil adına…
Bir hayâlimiz var “Güçlü, müreffeh bir Türkiye ve Türk Birliği” adına…
Ve hayâl ediyoruz, yaşadığımız yerlerde sevginin, adaletin, hak ve hakikatin hâkim olduğu yönetimleri… Beklentisiz, saf, riyasız, kimin ne dediğine bakmadan yürüyen; hem de ardına bakmadan, kınayanların kınamasından korkmadan yolları düz eden, millete vefa şuuruna sahip yöneticileri…
Hayâlimiz odur ki köklerimizden kopmadan çağı doğru okuyacak ve çağlar ötesini ilim-ahlâk şuuru ile aydınlatacaktır.
Ve hayâllerimizin hayatımız olmasını, bizden sonraki nesillere “Ülküler, gökteki yıldızlara benzer. Onlara ulaşamazsın ama yıldızlar sayesinde yönünüzü tayin edersiniz.” anlayışıyla emanet bırakılmasını diliyoruz.
“Milliyet olmayan yerde şahsiyet ve şahsiyet olmayan yerde insan yoktur.” bilinci ile önce hürriyet ve şahsiyet şuuru doğrultusunda bir nesil inşasını gaye ediniyoruz.
Hâsılı, değişmemeli Türklük anlayışı, Türkçülük şuuru, Millî devlet Ülküsü…
Gelişmeli elbette fikirler ve ülküler!
Gazi KARABULUT
