Çanakkale Haber

Metin AKGÜN
Köşe Yazarı
Metin AKGÜN
 

Sevmek Ama Nasıl?

Toplumda, bireyler arasında olması gereken, ancak kaybettiğimiz; Birbirimize olan güveni, Biri birimize olan muhabbeti, Birbirimizi kabullenmeyi, Birbirimizi karşılıksız sevmeyi yeniden kazanmaya mecburuz… Eğitimdeki önceliklerimiz arasında yer almasa da… Sevgi, kâinatın yaratılışındaki sır. Birlik ve beraberliğin temin, tesis ve devamını sağlayabilecek tek değişken. Öyle ki, evlenme oranıyla boşanma oranlarının eşitlenmenin de ötesinde boşanma oranındaki artışın toplumdaki aile yapımızı nasıl olumsuz etkilediği, depresyonun tesirinde bunalan bir neslin yarattığı kaos, sosyal çözülme ve aile içinde başlayıp, aile dışına da yansıyan, aklın ötesinde şiddete varan uç yönelmeler, sapkın davranımlar… Oysa yaşadığımız problemlerin kendi kendine çözülmesini bekliyor, kendimizi, nefsimizi sorgulamadan çözümün başlayacağını düşünüyoruz. Yaşadığımız problemler; milletçe yaşadığımız akıl tutulmaları, sevgiyi kaybedişin yarattığı bireysel bunalımın, toplumsal yapıya dönük yarattığı kelebek tesiri… Aile içinde dahi biri birine tahammül edemeyen eşler, çocuklar, birbirine tahammül etmeyen, hasım olmayı tercih eden yakın uzak akrabalar… Oysa biliyoruz ki, “Aile çökerse, Millet çöker” Ancak, bilmek yetmiyor değil mi? Bu sorunun çözümü; doğru tanı ve çözüm yönünde değer odaklı eğitim, uygulayıcıların hazır bulunuşları ve uygulama yeterlikleri kadar olasıdır. Bu olumsuzluktan hepimiz mesulüz. Çözüm için herkes elini taşın altına koymalı diye düşünürken, uzun yıllar öncesinde okuduğum bir yazıyı tekrar okudum gecenin ilerleyen saatlerinde… Şahsen etkilendiğim, bu nedenle paylaşmayı düşündüğüm yazıyı takdirlerinize arz diyorum. Otobüs yolcuları elinde beyaz bir baston taşıyan genç ve güzel kadının otobüse binişini içten gelen bir sempati ile izlediler. Basamakları geçti. Boş olduğu söylenen koltuğu el yordamı ile buldu. Oturdu. Çantasını kucağına aldı. Bastonu koltuğa yasladı. 34 yaşındaki Susan, bir yıldır görmüyordu. Bir yanlış teşhis sonucu görmez olmuş, birden karanlık bir dünyanın içine düşmüştü. Öfke... Kızgınlık... Kendine acıma.. Hayatta tek dayanağı artık kocası Mark’tı.. Mark Hava Kuvvetleri’nde subaydı. Susan’ı bütün kalbi ile seviyordu. Susan gözlerini kaybedince, Mark karısının içine düştüğü umutsuzluğu hemen fark etmişti. Ona yeniden güç kazanması, kaybettiği kendine güvene yeniden sahip olması için yardım etmeliydi. Susan gene kendi kendine yeterli olduğuna inanmalı, kimseye bağımlı olmadan yaşayabilmeliydi. Sonunda Susan’ı işine dönmeye ikna etti. Peki ama evden işe nasıl gidecekti? Genelde otobüsle giderdi. Ama şimdi koca kenti bir uçtan ötekine tek başına geçmekten korkuyordu. Mark her sabah onu arabası ile işe bırakmayı önerdi. Kendi işi tam aksi yönde olduğu halde... İlk günler Susan kendini rahat hissetti. Mark da, “Görmüyorum, artık hiçbir işe yaramam” diyen karısını çalışmaya başlattığı için mutluydu. Ama bir süre sonra Mark işlerin iyi gitmediğini farketti. Başkasına bağımlı yaşamın Susan’ı mutlu etmesi mümkün değildi. İşe eskiden olduğu gibi kendi başına otobüsle gitmeliydi. Ama Susan hâlâ o kadar hassas, o kadar kırılgan, o kadar öfkeliydi ki... Ne yapabilirdi? “Otobüs” lafı ağzından çıkar çıkmaz, Susan öfkeyle haykırdı: “Nasıl yaparım?.. Görmüyor musun, ben körüm!.. Nerde olduğumu nerden bilirim, nereye gittiğimi nasıl anlarım! Galiba sana ağır gelmeye başladım, beni başından atmaya çalışıyorsun..” Duydukları Mark’ın kalbini fena halde kırdı. Ama ne yapacağını biliyordu... “Her sabah ve akşam otobüsünü arabamla takip edeceğim. Sen bu yolculuğu tek başına yapmaya hazır olana dek sürecek bu...” Tam iki hafta Mark, Susan’ın otobüsünün arkasından gitti. İki hafta boyu karısına görme dışındaki duyularını nasıl kullanacağını anlattı. Özellikle duymanın pek çok sorunu çözeceğini izah etti. Kulakları ona nerede olduğunu söyleyebilirdi. Yeni yaşam tarzına alışmasına yardımcı olabilirdi. Otobüs şoförü ile ahbap olursa, her şey kolaylaşır, şoför her gün ona önde bir yer bile ayırırdı. Nihayet Susan, yolculuğu tek başına yapmaya hazır olduğunu hissetti. Pazartesi sabahı geldi... Ayrılırken, otobüsünün geçici eskortu kocasına, hayattaki en büyük dostuna sarıldı. Gözleri yaşla doluydu Susan’ın... Kocasına öyle teşekkürle doluydu ki... Onun sabrı, sadakati, desteği ve sevgisiyle umutsuzluk uçurumundan nasıl çıkmış, nasıl yeniden hayata dönmüştü.. “Allahaısmarladık” dedi kocasına ve uzun zamandan beri ilk defa ters yönlerde yola çıktılar. Pazartesi.. Salı.. Çarşamba. Her gün mükemmel geçti Susan için.. Kendini hiç bu kadar iyi hissetmemişti. Yapıyordu.. Başarıyordu. Tek başına başarıyordu.. Kendi kendine gidip gelebiliyordu işte. Cuma sabahı, Susan her günkü gibi otobüse bindi. Ofisinin karşısındaki durakta inerken bilet parasını uzattı şoföre.. . “Sizi kıskanıyorum bayan” dedi, şoför.. Susan şoförün başkasına hitap ettiğini düşündü... Bir körün gıpta edilecek nesi olabilirdi ki?.. “Sizin kadar sevilmek, sizin kadar şefkat ve sevgiyle korunmak çok hoş bir duygu olmalı bayan” dedi şoför.. “Nasıl yani” dedi, Susan.. “Bir haftadır, her sabah yakışıklı bir subay köşede duruyor ve siz otobüsten inene kadar izliyor. Yolu kazasız geçmenize bakıyor, ofisinize girene kadar oradan ayrılmıyor. Sonra size bir öpücük yolluyor, elini sallıyor ve yürüyüp gidiyor. Siz çok talihli bir kadınsınız bayan..” Mutluluk gözyaşları Susan’ın yanaklarından akmaya başladı. Ve birden hatırladı... Mark’ı hiç görmüyordu ama, bir haftadır yanında olduğunu, hem de öyle kuvvetli hissediyordu ki.. Talihli, gerçekten çok talihli idi. Öyle bir armağan vermişti ki ona hayat, görmekten daha değerliydi. Bu armağanın varlığına inanması için görmesi gerekmiyordu..... Sevginin aydınlatmayacağı hiçbir karanlık yoktu çünkü... Gerçekten merak ediyorum… Kendimize dürüst olarak, ciddi bir özdeğerlendirme yapmayı düşünür müyüz? Hani en temel değerlerimiz arasında yer aldığı üzere; “Hesaba çekilmeden, nefsimizi hesaba çeker miyiz” bu hikâyenin odağında… Gerçekten bir defalık da olsa, denemeye değmez mi? En azından aile içi muhabbetimizi artırmak, çocuklarımızı daha bir huzur ve güven ortamında daha bir dengeli yetişmelerine katkı sağlamak açısından… Tercihiniz ne olursa olsun, rabbim gönül huzurunuzu, aile saadetinizi artırsın      
Ekleme Tarihi: 14 Şubat 2024 - Çarşamba
Metin AKGÜN

Sevmek Ama Nasıl?

Toplumda, bireyler arasında olması gereken, ancak kaybettiğimiz;

Birbirimize olan güveni,

Biri birimize olan muhabbeti,

Birbirimizi kabullenmeyi,

Birbirimizi karşılıksız sevmeyi yeniden kazanmaya mecburuz

Eğitimdeki önceliklerimiz arasında yer almasa da…

Sevgi, kâinatın yaratılışındaki sır. Birlik ve beraberliğin temin, tesis ve devamını sağlayabilecek tek değişken.

Öyle ki, evlenme oranıyla boşanma oranlarının eşitlenmenin de ötesinde boşanma oranındaki artışın toplumdaki aile yapımızı nasıl olumsuz etkilediği, depresyonun tesirinde bunalan bir neslin yarattığı kaos, sosyal çözülme ve aile içinde başlayıp, aile dışına da yansıyan, aklın ötesinde şiddete varan uç yönelmeler, sapkın davranımlar…

Oysa yaşadığımız problemlerin kendi kendine çözülmesini bekliyor, kendimizi, nefsimizi sorgulamadan çözümün başlayacağını düşünüyoruz.

Yaşadığımız problemler; milletçe yaşadığımız akıl tutulmaları, sevgiyi kaybedişin yarattığı bireysel bunalımın, toplumsal yapıya dönük yarattığı kelebek tesiri…

Aile içinde dahi biri birine tahammül edemeyen eşler, çocuklar, birbirine tahammül etmeyen, hasım olmayı tercih eden yakın uzak akrabalar…

Oysa biliyoruz ki, “Aile çökerse, Millet çöker”

Ancak, bilmek yetmiyor değil mi?

Bu sorunun çözümü; doğru tanı ve çözüm yönünde değer odaklı eğitim, uygulayıcıların hazır bulunuşları ve uygulama yeterlikleri kadar olasıdır.

Bu olumsuzluktan hepimiz mesulüz. Çözüm için herkes elini taşın altına koymalı diye düşünürken, uzun yıllar öncesinde okuduğum bir yazıyı tekrar okudum gecenin ilerleyen saatlerinde…

Şahsen etkilendiğim, bu nedenle paylaşmayı düşündüğüm yazıyı takdirlerinize arz diyorum.

Otobüs yolcuları elinde beyaz bir baston taşıyan genç ve güzel kadının otobüse binişini içten gelen bir sempati ile izlediler. Basamakları geçti. Boş olduğu söylenen koltuğu el yordamı ile buldu. Oturdu. Çantasını kucağına aldı. Bastonu koltuğa yasladı.

34 yaşındaki Susan, bir yıldır görmüyordu. Bir yanlış teşhis sonucu görmez olmuş, birden karanlık bir dünyanın içine düşmüştü. Öfke... Kızgınlık... Kendine acıma.. Hayatta tek dayanağı artık kocası Mark’tı.. Mark Hava Kuvvetleri’nde subaydı. Susan’ı bütün kalbi ile seviyordu.

Susan gözlerini kaybedince, Mark karısının içine düştüğü umutsuzluğu hemen fark etmişti. Ona yeniden güç kazanması, kaybettiği kendine güvene yeniden sahip olması için yardım etmeliydi. Susan gene kendi kendine yeterli olduğuna inanmalı, kimseye bağımlı olmadan yaşayabilmeliydi. Sonunda Susan’ı işine dönmeye ikna etti.

Peki ama evden işe nasıl gidecekti? Genelde otobüsle giderdi. Ama şimdi koca kenti bir uçtan ötekine tek başına geçmekten korkuyordu. Mark her sabah onu arabası ile işe bırakmayı önerdi. Kendi işi tam aksi yönde olduğu halde...

İlk günler Susan kendini rahat hissetti. Mark da, “Görmüyorum, artık hiçbir işe yaramam” diyen karısını çalışmaya başlattığı için mutluydu. Ama bir süre sonra Mark işlerin iyi gitmediğini farketti. Başkasına bağımlı yaşamın Susan’ı mutlu etmesi mümkün değildi.

İşe eskiden olduğu gibi kendi başına otobüsle gitmeliydi. Ama Susan hâlâ o kadar hassas, o kadar kırılgan, o kadar öfkeliydi ki... Ne yapabilirdi?

“Otobüs” lafı ağzından çıkar çıkmaz, Susan öfkeyle haykırdı:

“Nasıl yaparım?.. Görmüyor musun, ben körüm!.. Nerde olduğumu nerden bilirim, nereye gittiğimi nasıl anlarım! Galiba sana ağır gelmeye başladım, beni başından atmaya çalışıyorsun..”

Duydukları Mark’ın kalbini fena halde kırdı. Ama ne yapacağını biliyordu...

“Her sabah ve akşam otobüsünü arabamla takip edeceğim. Sen bu yolculuğu tek başına yapmaya hazır olana dek sürecek bu...”

Tam iki hafta Mark, Susan’ın otobüsünün arkasından gitti. İki hafta boyu karısına görme dışındaki duyularını nasıl kullanacağını anlattı. Özellikle duymanın pek çok sorunu çözeceğini izah etti. Kulakları ona nerede olduğunu söyleyebilirdi. Yeni yaşam tarzına alışmasına yardımcı olabilirdi. Otobüs şoförü ile ahbap olursa, her şey kolaylaşır, şoför her gün ona önde bir yer bile ayırırdı.

Nihayet Susan, yolculuğu tek başına yapmaya hazır olduğunu hissetti. Pazartesi sabahı geldi... Ayrılırken, otobüsünün geçici eskortu kocasına, hayattaki en büyük dostuna sarıldı. Gözleri yaşla doluydu Susan’ın... Kocasına öyle teşekkürle doluydu ki... Onun sabrı, sadakati, desteği ve sevgisiyle umutsuzluk uçurumundan nasıl çıkmış, nasıl yeniden hayata dönmüştü..

“Allahaısmarladık” dedi kocasına ve uzun zamandan beri ilk defa ters yönlerde yola çıktılar.

Pazartesi.. Salı.. Çarşamba. Her gün mükemmel geçti Susan için.. Kendini hiç bu kadar iyi hissetmemişti. Yapıyordu.. Başarıyordu. Tek başına başarıyordu.. Kendi kendine gidip gelebiliyordu işte. Cuma sabahı, Susan her günkü gibi otobüse bindi. Ofisinin karşısındaki durakta inerken bilet parasını uzattı şoföre.. .

“Sizi kıskanıyorum bayan” dedi, şoför..

Susan şoförün başkasına hitap ettiğini düşündü... Bir körün gıpta edilecek nesi olabilirdi ki?..

“Sizin kadar sevilmek, sizin kadar şefkat ve sevgiyle korunmak çok hoş bir duygu olmalı bayan” dedi şoför..

“Nasıl yani” dedi, Susan..

“Bir haftadır, her sabah yakışıklı bir subay köşede duruyor ve siz otobüsten inene kadar izliyor. Yolu kazasız geçmenize bakıyor, ofisinize girene kadar oradan ayrılmıyor. Sonra size bir öpücük yolluyor, elini sallıyor ve yürüyüp gidiyor. Siz çok talihli bir kadınsınız bayan..”

Mutluluk gözyaşları Susan’ın yanaklarından akmaya başladı. Ve birden hatırladı... Mark’ı hiç görmüyordu ama, bir haftadır yanında olduğunu, hem de öyle kuvvetli hissediyordu ki.. Talihli, gerçekten çok talihli idi. Öyle bir armağan vermişti ki ona hayat, görmekten daha değerliydi.

Bu armağanın varlığına inanması için görmesi gerekmiyordu..... Sevginin aydınlatmayacağı hiçbir karanlık yoktu çünkü...

Gerçekten merak ediyorum…

Kendimize dürüst olarak, ciddi bir özdeğerlendirme yapmayı düşünür müyüz?

Hani en temel değerlerimiz arasında yer aldığı üzere; “Hesaba çekilmeden, nefsimizi hesaba çeker miyiz” bu hikâyenin odağında…

Gerçekten bir defalık da olsa, denemeye değmez mi?

En azından aile içi muhabbetimizi artırmak, çocuklarımızı daha bir huzur ve güven ortamında daha bir dengeli yetişmelerine katkı sağlamak açısından…

Tercihiniz ne olursa olsun, rabbim gönül huzurunuzu, aile saadetinizi artırsın


 

 

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve canakkaleninsesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Diğer Yazıları

14
Şubat
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.