Çanakkale Haber

Bünyamin Nami Tonka
Köşe Yazarı
Bünyamin Nami Tonka
 

16 yaşındaki felsefe şampiyonu: Ruken Asya Çiftçi

Prof. Dr. İoanna Kuçuradi’nin Başkanı olduğu Türkiye Felsefe Kurumu’nun öncülüğünde gerçekleşen Türkiye Felsefe Olimpiyatı’nın bu yılki şampiyonu, 16 yaşındaki Ruken Asya Çiftçi oldu. ‘Çocuklar İçin Felsefe Birimi’ aracılığıyla bu yıl 21’incisi gerçekleştirilen felsefe olimpiyatına 11 ilde bulunan merkezlerde, lise öğrencileri katıldı ve kendilerine verilen üç farklı felsefi alıntıdan birini seçerek onun üzerine bir makale yazmaları istendi. Yarışmanın birincisi ve ikincisinin mayıs ayında gerçekleştirilecek Dünya Felsefe Olimpiyatları’nda Türkiye’yi temsil hakkı kazandığı olimpiyatın bu seneki kazananı ise Ankara Özel Tevfik Fikret Okulları lise 3’üncü sınıf öğrencisi Ruken Asya Çiftçi oldu. Çiftçi’ye birincilik getiren makalesi, “İnsan hudutsuz bir ölçüde dünyaya ‘açılmış’ olarak davranan bir X’tir”* alıntısı üzerine. *Max Scheler, İnsan ve Kâinattaki Yeri, Çev. Takiyettin Mengüşoğlu,İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, 1947, s. 33.) Ruken Asya Çiftçi’nin “İnsan hudutsuz bir ölçüde dünyaya “açılmış” olarak davranan bir X’tir” alıntısı üzerine yazdığı ve birinciliği kazandığı makalesi: İKİ BİLİNEMEZİN ARASINDA BİR YOL ARKADAŞI OLARAK FELSEFE Giriş: İnsanın Evrenle Bir İlişki Biçimi Olarak Felsefe “Felsefe öldü.” 20. yüzyılın modern bilimin havai fişek gösterileriyle aydınlatıldığı dünyasında bu söz bir fizikçi tarafından söylendi. Stephan Hawking “Felsefe öldü” derken artık felsefenin sorularını devralmış yeni modern fiziği övüyor ama aynı zamanda kendi metinlerine gömülmüş, cevaplanmamış sorularla dolu 2500 yıllık ihtiyar felsefenin sonunu duyuruyordu. Felsefe ölmüştür çünkü felsefe ne kendi Gordion düğümlerini çözebilmektedir ne de fiziğin tartışmalarını anlayabilmektedir. Felsefe, “bilimlerin bilimi” bir fizikçi tarafından öldürülebilir mi? İnsan aklı evreni kavramaya çalışırken kendi kavrayış ve algı sınırlarından kaynaklanan bilinemezlik duvarlarına çarpar ve başlı başına felsefe de bu duvarların mimarı gibi davranır. İnsanın; dünya, bilinemez ve aynı zamanda bir “x”, bir bilinemez olarak yine kendisiyle ilişkisi tartışmalıdır. Bu yazıda insanın bilgi nesnesi olarak evrenle (yazıda “dünya” kavramı yerine “evren” kullanılacak) ilişkisi, evrene gerçekte sınırsız bir biçimde “açılmış” olup olmadığı tartışılacaktır. Öncelikle Kant’ın felsefesinde evren ve bilinemezlik kavramları incelenecek ardından “felsefeyi öldürme” iddiasında olan modern fiziğin evreni açıklarken karşılaştığı “bilinemezlik duvarları” ele alınacaktır. İnsan bilinçli bir varlık olarak evrenle olduğu kadar kendine de dönmekle yükümlüdür ve kendini de bir “x” olarak ele almak zorundadır. Bu nedenle bilgi alanı olarak insan bilgisi ve bir “x” olarak insan tartışılacaktır. Son olarak iki bilinemez duvar arasında (insanın bilinemezliği ve evrenin bilinemezliği) insanın kendini gerçekleştirme, ahlak değerleri ve yaşamın anlamı konularında ihtiyaç duyduğu yol gösterici; Hegel, Marx ve Nietzsche’nin felsefelerinin ışığında betimlenecektir. Bu yazının alt tartışması ise modern dünyada, felsefenin yerinin ne olduğuyla ilgilidir. Felsefe bir mezarlıkta mı yoksa sahip olduğumuz en değerli şeyler arasında mı? Evrenle ve bir x olarak kendimizle ilişkimizde ihtiyar felsefenin görevi ne olacaktır? Kant: Yıldızlı Gökyüzü ve Bilinemez Kant’ın Salt aklın Eleştirisinde yaptığı, kendisinden önce gelen Descartes, Spinoza, Leibniz ve Wolffçu metafiziği ve rasyonel evren modelini sorgulamak, sonrasında ise bilinemezi, metafiziğin spekülasyonlarından uzak sağlam sınırları olan bir çember içine yerleştirmektir. Kant, metafiziğin en sağlam tartışmacısı ve bilinemezin en güçlü koruyucusu olur. Salt Aklın Eleştirisi’nin önsözünde “Bilgiyi yok etmem gerekiyordu ki inanca yer açabileyim” diyerek başlar. Ancak Kant’taki “inanç” dini bir inanç değildir. Temelsiz metafizik yöntemin bilgisinin eleştirilmesi ve bilgilin yok edilmesinden sonra bilinemeze rağmen sağlam “inanç” temelleri üzerinde yükselen bir ahlak sisteminin taslağını çıkarmaktır Kant’ın amacı. İnsanın dünya algısının formları zaman ve mekândır. İnsan dünyayı bu formlar çerçevesinde algılar ve bu bakımdan insandaki “dünya” kavramı gerçekliğin kendisi değil insanın algısına, algı formları içerisinde yansıyan dünyadır. Bu nedenle, algıyla beraber insanın dünya ile ilişkisinde ilk bilinemeze çarpmış bulunuruz. Kant’ın ünlü “Kavramsız algılar kör, algısız kavramlar boştur.” sözü bu noktada devreye girer. Kavramlar algıdan önce gelir, aprioridirler ancak “boş” kalmamak için insan algısına mahkûmdurlar. Kant, felsefesi empirisizme yaklaşmadan algılarla en sağlam ilişkiyi kurmuştur. Peki, algıları tarafından sınırlanmış insanın evrenle ilişkisi nasıl olacaktır? Kant kategorik bilginin, anlığın bilgisinin incelenmesinden sonra daha yüksekten uçmakta olan Salt Aklın bilgisine geçer. Salt Akıl; Tanrı, evren, ruh gibi kavramları tartışır ancak bu kavramların hiçbiri bütün olarak insanın algısına yansıyabilecek kavramlar değildirler. Bunlar Salt Aklın İdeleri olarak boş kalmak zorundadırlar çünkü akıl, Kant’ın Transendental Diyalektik bölümünde tartıştığı bu gibi kavramlar hakkında bir sonuca varmak istediğinde, Kant felsefesinde sonuca varamadan dönüp durmayı ifade eden “diyalektiğin” içine düşer. İşte insan aklı için bilinemezin nihai sınırları çizilmiştir ve insan da bu sınırlar içerisinde olan evreni asla “sınırsız” bir biçimde bilemez. Bu durumda tartışmamızın birinci problemlerinden biri olarak belirlediğimiz insanın evren bilgisinin ve insanın evrene dair bilinemez sınırının Kant felsefesinde sınırlarını çizdik. Felsefenin görevi peki bu durumda ne olacak? Kant’ın yok ettiği bilginin ardından inancı inşa etmek mi? Peki Kantçı felsefe modern bilimin felsefeyi öldürme iddiasıyla başa çıkabilir mi? Modern Fizik ve Bilginin Sınırları Kant’ın doğa bilimlerine güveni tamdı. Hatta gençlik yapıtlarında Newtoncu fiziği felsefenin karakter olarak örnek alması gerektiğini de savunuyordu. Kendi felsefesinin inşasında matematik ve doğa bilimlerine verdiği yer çok büyüktür. Ancak Kant’tan sonra özellikle Einstein ve kuantum teorisiyle beraber fizik köklü değişiklikler geçirdi. Büründüğü yeni karakter ise Hawking’in savunduğu gibi felsefenin celladı olabilecek bir karakter değildi. Modern fizik Newton fiziğinin tahttan inişinden sonra arka arkaya bilinemezlik duvarlarına çarpmaya başladı. Heisenberg’in belirsizlik ilkesine göre insan asla bir atom altı parçacığın dönüş yönüyle, hızını ve konumunu aynı anda bilme şansına sahip değildir. Işığın karakteri hem parçacıklardan oluşur hem de dalgalardan ancak herhangi bir “t” anında ışığın o anki karakteristiğinin hangisi olduğu bilinemez. Kaos teorisine göre fizik, evren yasalarını bilebilir ancak karmaşık bir sistem ve etkileşimler bütünü olarak evreni açıklamaya kalkıştığında cevapsız kalır. Fizik iki büyük sınır arasında mikroskobik dünyanın (atom altı parçacıklar) ve makroskobik dünyanın (Astronomik uzay birimleriyle ifade edilebilen evrenin büyük boyutları ve sınırları) bilinemezlerinin ortasında kalmıştır. Fizik dönüşüm geçirdikten sonra artık Kant’ın felsefesinin büyük bir destekçisi konumuna gelmiştir. Evren sadece Salt Akıl için değil algı ve doğa bilimi için de bilinemez bir kavrama dönüşmüştür. Hawking felsefenin öldüğünü söyler çünkü fiziğin artık felsefenin görevini yerine getirdiğini düşünmektedir. Gerçekte olan ise fiziğin felsefeye dönüşmesi, fiziğin felsefi tartışmaların sınırlarına ortak olmasıdır. Artık Gordion düğümleri sadece felsefenin değil fiziğindir de. Farklı Bir Bakış Açısı Olarak Wittgenstein: Dil, Dünya ve Susmak Wittgenstein’ın başyapıtı olan Tractatus’un temel kavramları dil, dünya ve mantıktır. Wittgenstein hocası Russell gibi felsefenin mantığın karakterine bürünmesi gerektiğini savunur. Dünya Wittgenstein’ın resim kuramında ifade ettiği gibi dil tarafından resmedilir. Dünya benim dilimde resmedilen dünyadır ve bu nedenle sınırları da dilin sınırları içerisinde belirlenmiştir. Tümceler ifade etmek istediklerini en yalın haliyle söylediğinde önermelere dönüşürler. Önermeler ise doğru olan bir ilk önermenin doğruluk fonksiyonları olarak eklemlenirler. İnsanın dünyaya dair bilgisi dil tarafından ifade edilir. Bu nedenle Wittgenstein insan bilgisinin sınırlarını dilin sınırlarında bitirir. Dilde ifade edilebilen her sorunun bir cevabı vardır. Bu nedenle cevaplanamayan soru diye bir şey yoktur. Kant’ın Salt Aklının diyalektik içine düştüğü yer “gerçek” soruların bittiği, incelenip parçalara ayrılınca anlamsız ve mantık çerçevesinde çelişkili soruların başladığı yerdir. Wittgenstein felsefede çokça bulunan bu soruları cevaplamayı reddeder. Çünkü mantık ve dilin emniyet kemeri olmadan metafizikte savrulup durmak kabul edilemezdir. Wittgenstein dilin sustuğu yerde büyük bir sessizliğe gömülür. İnsanın dünya ile ilişkisine Kant’ın ifade ettiği aklın sınırlarına, dilin sınırları da eklenmiştir. İnsan felsefe yaparken dile mahkûmdur ve bu durumda evren, alıntıda ifade edilenin aksine hiçbir zaman insanın “sınırsız” bir ölçüde açıldığı bir evren değildir. Bu noktada insanın evren ile ilişkisinde bilinemezin yerini incelemiş bulunuyoruz. Ancak alıntıda ifade edildiği gibi insan için ikinci bir “x”, bir bilinemeyen olarak kendisi de söz konusudur. Bu problematik çerçevesinde Kant ve Wittgenstein’ın bilinemezlerle çevrili evrenlerinde ikinci bilinemeyen olan insanın araştırılması gerekir. Bir “X” Olarak İnsanı Okumak Descartes, tüm felsefe sistemini kendisine dair bilgisine, “cogito ergo sum”a dayandırmıştır. Ancak bunu yaparken yöntem olarak benimsediği metodik şüphenin insanın kendisine dair bilgisini de alaşağı edeceği bir zaman gelecekti. “Bilinç-Beden” problemi insana dair en büyük “X”lerden biri olarak biçimlenirken modern bilim, nörolojinin beyne dair bilgisini felsefenin hizmetine sunar. Ancak nörolojiyle felsefenin evliliği soruları cevaplamaya yetmez. Bilinç ve evrendeki en karmaşık şey olan nöral ağ, en büyük bilinemezlerden birine dönüşür. Kant’ın soğukkanlılıkla emin bir şekilde parçalarına ayırdığı insan aklının kendisi de belki de Salt Aklın İdelerinden biri olmalıydı. Çünkü ne kadar bilince ve zihne dayalı algımız var olsa da insanın düşünürken bunun dışına çıkamıyor olması, José Ortega y Gasset’in deyimiyle bir “perspektif” olarak kendi zihnine ve kendi bilincine sabitlenmiş, bunların dışında konumlanmasının mümkün olmaması, aklın kendisinin de aklın bir bilinemezi olmasına neden olabilir. Zihnimize dair bilgimizin bir “X” olmasına ek olarak “insan” kavramı da kendi içinde bir problemdir. Tarih boyunca “insan” kavramı idealize edilmiş, sürekli yeniden tanımlanmış ve evrendeki konumu tartışılmıştır. Atina’da Delhi tapınağının girişinde “Kendini Tanı” diye yazar. Ancak “insan”ı tanımaya dair tapınak kâhinlerinin buyurduğu şey belki de bir imkânsızı ifade etmektedir. İnsan zihninin bilinemez olmasının nedeni onun dışına çıkamıyor ve karmaşıklığını bilimsel olarak çözemiyor olmamızdı. “İnsan”a dair bilinemezlerimiz ise “insan” kavramının içinin boş olmasından kaynaklanır ancak Kant’ın ifade ettiği gibi algının olmamasından kaynaklanan bir boşluk değildir bu. İnsan kavramının insanın dendi yaratımı olmasından ve bu nedenle de içinin sürekli farklı tanımlamalar, dogmalar ve ideolojilerle doldurulmasından kaynaklanır. Evrimin bize açıkladığı “Homo Sapiens” “insan” kavramını tam karşılamaz. “İnsan” aynı zamanda “gerçekleştirmemiz” gereken “başarmamız” gereken bir şeydir ve bu bakımdan bulutsu ve kararsız bir yapıya sahiptir. “İnsan” bilmemiz gereken bir şey olmasının yanında bir eylemi, bir gerçekleştirmeyi, var olmayı ifade eder ve bu durumda zihnimize dair X’lerimizin yanına epistemolojik bir bilinemeyenden çok, bir “var oluş” ve bir “etik” bilinemezi olarak insan “X”i çıkmıştır. Felsefenin “öldürülemeyeceği” yer, Kant’ın inancı devreye soktuğu yer, işte tam bu insan “X”inin sonrasında, bir adım ötesinde başlamaktadır. Kant’a göre insan aklı dünyayı elbette bilmek ister. Ancak bir üst görev olarak başarması gereken “insan” olmanın gereğini yerine getirmektir. Ve bu “insan” olmanın sınırları felsefe tarafından inşa edilmelidir. Felsefenin görevi evrene dair bilinemezliklere fazla takılmadan gökyüzündeki yıldızlar kadar emin olacağı bir ahlak yasası inşa etmek, bir yaşam rehberine dönüşmektir. Bu Gordion düğümlerine rağmen bir sistem kurmayı ve bir “yaşama” biçimi oluşturmayı ifade eder. Bir “X” olarak evren ve insanın incelenmesinden sonra bir yaşam “insan” olmayı gerçekleştirme, alıntıda “davranma” kelimesinde gizli olan eyleme geçme bilgisini oluşturmaktır. Bilinemeze Rağmen Yaşamayı Öğrenmek Kant’ın evrensel ahlak yasasını betimlerken göreve koştuğu Pratik Akıl, Hegel’in Praxis felsefesinde bir adım öteye taşınmayı bekler. Pratik Akıl, Nazilere masum komşularını ihbar etmemek mi yoksa yalan söylememek mi sorusuyla karşılaşınca cevapsız kalır. Kant’ın temellendirdiği ahlak sağlam bir sistemin ifadesidir ancak usa vurum için aklın düşeceği eylemsizlik kabul edilemez. Bu nedenle Hegel, “tarihi” insanın başardığı, insanın “efendi köle diyalektiği” içerisinde inşa edeceği bir kavram olarak tanımlar. İnsan tarih içerisinde Kant’tan farklı olarak özgürdür ve tarihe maruz kalmaz tarihin yaratıcısıdır. Sonrasında Hegel’in felsefesi Marx tarafından baş aşağı döndürüldüğünde de yine aynı kaygıyla felsefe yapılır. Marx’a göre felsefe dünyayı dönüştürmelidir. Filozof salt bir aklı yürütmeyle değil bir eylem adamı olarak vardır. Varoluşçulukta ve Nietzsche’nin “üst insan”ında da yaşama rehberi olarak felsefe ortayı çıkar. Felsefenin görevi, hangi düşünce ve ahlak sistemi içerisinde olursa olsun, bilinemez olarak ”X”lerin ötesine geçmek, bilinemeze rağmen bir “değer” yaratıcısı, bir “anlam” inşaatçısı olmaktır. Modernizmden sonra, postmodernizm bilinemezin ve anlamsızlığın sisler arasına gömülürken felsefe bir sofistin ya da bir nihilistin görevinden fazlasını üstlenmelidir. Bu nedenle bilimin başarılarına ve kendisinin cevaplanamayan sorularına rağmen felsefe Wittgenstein’ın susmamızı söylediği yerde susamaz. Çünkü felsefenin nihai sessizliği ya da Hawking’in söylediği gibi “ölümünün” bedeli postmodern dünya için çok ağır olacaktır. Sonuç: Dünya, İnsan ve Bilinemezlik: Neden Felsefeye İhtiyacımız Var? Yazıda ilk olarak Kant’ın betimlediği Salt Aklın bilinemezleri incelendi ve Kant’ın felsefesi bilinemezle ilişkimizde bir yol gösterici olarak düşünüldü, ardından felsefenin celladı olma iddiasında olan bilimin Evreni açıklarken karşılaştığı X’lere örnekler verildi. Dünyaya dair bilinemezlerin yanında insan zihninin ve tek başına insan kavramının neden bir bilinemez olduğu açıklandı. Felsefenin, günümüz dünyasındaki görevinin insanın kendisi ve dünya karşısında gömülü olduğu X’lere ve felsefenin cevaplanamayan sorularına rağmen neden bir yaşama felsefesini ifade etmesi gerektiği ve neden X’lere rağmen susmayıp konuşması gerektiği vurgulandı. Felsefe kesin olarak hiçbir zaman sessizliğe bürünmemeli, “ölmemelidir”; çünkü bilinemeze dair tüm argümanlarımız kurmamız gereken yaşam felsefesi için Wittgenstein’ın deyişiyle sonradan kaldırıp atmamız gereken merdivenler olarak yorumlanabilir. Yanılgılara boğulmak ya da kesinsizlik içinde yaşamak belki de felsefenin kaderidir. Ancak bir X olarak “insan hudutsuz bir ölçüde dünyaya açılmış olarak davranırken” felsefe tüm kargaşası ve boşluklarına rağmen en iyi yol arkadaşı olabilir. Ruken Asya Çiftçi Kaynak: Gazete Duvar
Ekleme Tarihi: 08 Ocak 2017 - Pazar
Bünyamin Nami Tonka

16 yaşındaki felsefe şampiyonu: Ruken Asya Çiftçi

Prof. Dr. İoanna Kuçuradi’nin Başkanı olduğu Türkiye Felsefe Kurumu’nun öncülüğünde gerçekleşen Türkiye Felsefe Olimpiyatı’nın bu yılki şampiyonu, 16 yaşındaki Ruken Asya Çiftçi oldu.

‘Çocuklar İçin Felsefe Birimi’ aracılığıyla bu yıl 21’incisi gerçekleştirilen felsefe olimpiyatına 11 ilde bulunan merkezlerde, lise öğrencileri katıldı ve kendilerine verilen üç farklı felsefi alıntıdan birini seçerek onun üzerine bir makale yazmaları istendi. Yarışmanın birincisi ve ikincisinin mayıs ayında gerçekleştirilecek Dünya Felsefe Olimpiyatları’nda Türkiye’yi temsil hakkı kazandığı olimpiyatın bu seneki kazananı ise Ankara Özel Tevfik Fikret Okulları lise 3’üncü sınıf öğrencisi Ruken Asya Çiftçi oldu. Çiftçi’ye birincilik getiren makalesi, “İnsan hudutsuz bir ölçüde dünyaya ‘açılmış’ olarak davranan bir X’tir”* alıntısı üzerine.

*Max Scheler, İnsan ve Kâinattaki Yeri, Çev. Takiyettin Mengüşoğlu,İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, 1947, s. 33.)

Ruken Asya Çiftçi’nin “İnsan hudutsuz bir ölçüde dünyaya “açılmış” olarak davranan bir X’tir” alıntısı üzerine yazdığı ve birinciliği kazandığı makalesi:

İKİ BİLİNEMEZİN ARASINDA BİR YOL ARKADAŞI OLARAK FELSEFE

Giriş: İnsanın Evrenle Bir İlişki Biçimi Olarak Felsefe
“Felsefe öldü.” 20. yüzyılın modern bilimin havai fişek gösterileriyle aydınlatıldığı dünyasında bu söz bir fizikçi tarafından söylendi. Stephan Hawking “Felsefe öldü” derken artık felsefenin sorularını devralmış yeni modern fiziği övüyor ama aynı zamanda kendi metinlerine gömülmüş, cevaplanmamış sorularla dolu 2500 yıllık ihtiyar felsefenin sonunu duyuruyordu. Felsefe ölmüştür çünkü felsefe ne kendi Gordion düğümlerini çözebilmektedir ne de fiziğin tartışmalarını anlayabilmektedir.
Felsefe, “bilimlerin bilimi” bir fizikçi tarafından öldürülebilir mi? İnsan aklı evreni kavramaya çalışırken kendi kavrayış ve algı sınırlarından kaynaklanan bilinemezlik duvarlarına çarpar ve başlı başına felsefe de bu duvarların mimarı gibi davranır. İnsanın; dünya, bilinemez ve aynı zamanda bir “x”, bir bilinemez olarak yine kendisiyle ilişkisi tartışmalıdır. Bu yazıda insanın bilgi nesnesi olarak evrenle (yazıda “dünya” kavramı yerine “evren” kullanılacak) ilişkisi, evrene gerçekte sınırsız bir biçimde “açılmış” olup olmadığı tartışılacaktır. Öncelikle Kant’ın felsefesinde evren ve bilinemezlik kavramları incelenecek ardından “felsefeyi öldürme” iddiasında olan modern fiziğin evreni açıklarken karşılaştığı “bilinemezlik duvarları” ele alınacaktır. İnsan bilinçli bir varlık olarak evrenle olduğu kadar kendine de dönmekle yükümlüdür ve kendini de bir “x” olarak ele almak zorundadır. Bu nedenle bilgi alanı olarak insan bilgisi ve bir “x” olarak insan tartışılacaktır. Son olarak iki bilinemez duvar arasında (insanın bilinemezliği ve evrenin bilinemezliği) insanın kendini gerçekleştirme, ahlak değerleri ve yaşamın anlamı konularında ihtiyaç duyduğu yol gösterici; Hegel, Marx ve Nietzsche’nin felsefelerinin ışığında betimlenecektir. Bu yazının alt tartışması ise modern dünyada, felsefenin yerinin ne olduğuyla ilgilidir. Felsefe bir mezarlıkta mı yoksa sahip olduğumuz en değerli şeyler arasında mı? Evrenle ve bir x olarak kendimizle ilişkimizde ihtiyar felsefenin görevi ne olacaktır?

Kant: Yıldızlı Gökyüzü ve Bilinemez
Kant’ın Salt aklın Eleştirisinde yaptığı, kendisinden önce gelen Descartes, Spinoza, Leibniz ve Wolffçu metafiziği ve rasyonel evren modelini sorgulamak, sonrasında ise bilinemezi, metafiziğin spekülasyonlarından uzak sağlam sınırları olan bir çember içine yerleştirmektir. Kant, metafiziğin en sağlam tartışmacısı ve bilinemezin en güçlü koruyucusu olur. Salt Aklın Eleştirisi’nin önsözünde “Bilgiyi yok etmem gerekiyordu ki inanca yer açabileyim” diyerek başlar. Ancak Kant’taki “inanç” dini bir inanç değildir. Temelsiz metafizik yöntemin bilgisinin eleştirilmesi ve bilgilin yok edilmesinden sonra bilinemeze rağmen sağlam “inanç” temelleri üzerinde yükselen bir ahlak sisteminin taslağını çıkarmaktır Kant’ın amacı. İnsanın dünya algısının formları zaman ve mekândır. İnsan dünyayı bu formlar çerçevesinde algılar ve bu bakımdan insandaki “dünya” kavramı gerçekliğin kendisi değil insanın algısına, algı formları içerisinde yansıyan dünyadır. Bu nedenle, algıyla beraber insanın dünya ile ilişkisinde ilk bilinemeze çarpmış bulunuruz.
Kant’ın ünlü “Kavramsız algılar kör, algısız kavramlar boştur.” sözü bu noktada devreye girer. Kavramlar algıdan önce gelir, aprioridirler ancak “boş” kalmamak için insan algısına mahkûmdurlar. Kant, felsefesi empirisizme yaklaşmadan algılarla en sağlam ilişkiyi kurmuştur. Peki, algıları tarafından sınırlanmış insanın evrenle ilişkisi nasıl olacaktır? Kant kategorik bilginin, anlığın bilgisinin incelenmesinden sonra daha yüksekten uçmakta olan Salt Aklın bilgisine geçer. Salt Akıl; Tanrı, evren, ruh gibi kavramları tartışır ancak bu kavramların hiçbiri bütün olarak insanın algısına yansıyabilecek kavramlar değildirler. Bunlar Salt Aklın İdeleri olarak boş kalmak zorundadırlar çünkü akıl, Kant’ın Transendental Diyalektik bölümünde tartıştığı bu gibi kavramlar hakkında bir sonuca varmak istediğinde, Kant felsefesinde sonuca varamadan dönüp durmayı ifade eden “diyalektiğin” içine düşer. İşte insan aklı için bilinemezin nihai sınırları çizilmiştir ve insan da bu sınırlar içerisinde olan evreni asla “sınırsız” bir biçimde bilemez. Bu durumda tartışmamızın birinci problemlerinden biri olarak belirlediğimiz insanın evren bilgisinin ve insanın evrene dair bilinemez sınırının Kant felsefesinde sınırlarını çizdik. Felsefenin görevi peki bu durumda ne olacak? Kant’ın yok ettiği bilginin ardından inancı inşa etmek mi? Peki Kantçı felsefe modern bilimin felsefeyi öldürme iddiasıyla başa çıkabilir mi?

Modern Fizik ve Bilginin Sınırları
Kant’ın doğa bilimlerine güveni tamdı. Hatta gençlik yapıtlarında Newtoncu fiziği felsefenin karakter olarak örnek alması gerektiğini de savunuyordu. Kendi felsefesinin inşasında matematik ve doğa bilimlerine verdiği yer çok büyüktür. Ancak Kant’tan sonra özellikle Einstein ve kuantum teorisiyle beraber fizik köklü değişiklikler geçirdi. Büründüğü yeni karakter ise Hawking’in savunduğu gibi felsefenin celladı olabilecek bir karakter değildi. Modern fizik Newton fiziğinin tahttan inişinden sonra arka arkaya bilinemezlik duvarlarına çarpmaya başladı. Heisenberg’in belirsizlik ilkesine göre insan asla bir atom altı parçacığın dönüş yönüyle, hızını ve konumunu aynı anda bilme şansına sahip değildir. Işığın karakteri hem parçacıklardan oluşur hem de dalgalardan ancak herhangi bir “t” anında ışığın o anki karakteristiğinin hangisi olduğu bilinemez. Kaos teorisine göre fizik, evren yasalarını bilebilir ancak karmaşık bir sistem ve etkileşimler bütünü olarak evreni açıklamaya kalkıştığında cevapsız kalır. Fizik iki büyük sınır arasında mikroskobik dünyanın (atom altı parçacıklar) ve makroskobik dünyanın (Astronomik uzay birimleriyle ifade edilebilen evrenin büyük boyutları ve sınırları) bilinemezlerinin ortasında kalmıştır. Fizik dönüşüm geçirdikten sonra artık Kant’ın felsefesinin büyük bir destekçisi konumuna gelmiştir. Evren sadece Salt Akıl için değil algı ve doğa bilimi için de bilinemez bir kavrama dönüşmüştür. Hawking felsefenin öldüğünü söyler çünkü fiziğin artık felsefenin görevini yerine getirdiğini düşünmektedir. Gerçekte olan ise fiziğin felsefeye dönüşmesi, fiziğin felsefi tartışmaların sınırlarına ortak olmasıdır. Artık Gordion düğümleri sadece felsefenin değil fiziğindir de.

Farklı Bir Bakış Açısı Olarak Wittgenstein: Dil, Dünya ve Susmak
Wittgenstein’ın başyapıtı olan Tractatus’un temel kavramları dil, dünya ve mantıktır. Wittgenstein hocası Russell gibi felsefenin mantığın karakterine bürünmesi gerektiğini savunur. Dünya Wittgenstein’ın resim kuramında ifade ettiği gibi dil tarafından resmedilir. Dünya benim dilimde resmedilen dünyadır ve bu nedenle sınırları da dilin sınırları içerisinde belirlenmiştir. Tümceler ifade etmek istediklerini en yalın haliyle söylediğinde önermelere dönüşürler. Önermeler ise doğru olan bir ilk önermenin doğruluk fonksiyonları olarak eklemlenirler. İnsanın dünyaya dair bilgisi dil tarafından ifade edilir. Bu nedenle Wittgenstein insan bilgisinin sınırlarını dilin sınırlarında bitirir. Dilde ifade edilebilen her sorunun bir cevabı vardır. Bu nedenle cevaplanamayan soru diye bir şey yoktur. Kant’ın Salt Aklının diyalektik içine düştüğü yer “gerçek” soruların bittiği, incelenip parçalara ayrılınca anlamsız ve mantık çerçevesinde çelişkili soruların başladığı yerdir. Wittgenstein felsefede çokça bulunan bu soruları cevaplamayı reddeder. Çünkü mantık ve dilin emniyet kemeri olmadan metafizikte savrulup durmak kabul edilemezdir. Wittgenstein dilin sustuğu yerde büyük bir sessizliğe gömülür. İnsanın dünya ile ilişkisine Kant’ın ifade ettiği aklın sınırlarına, dilin sınırları da eklenmiştir. İnsan felsefe yaparken dile mahkûmdur ve bu durumda evren, alıntıda ifade edilenin aksine hiçbir zaman insanın “sınırsız” bir ölçüde açıldığı bir evren değildir.
Bu noktada insanın evren ile ilişkisinde bilinemezin yerini incelemiş bulunuyoruz. Ancak alıntıda ifade edildiği gibi insan için ikinci bir “x”, bir bilinemeyen olarak kendisi de söz konusudur. Bu problematik çerçevesinde Kant ve Wittgenstein’ın bilinemezlerle çevrili evrenlerinde ikinci bilinemeyen olan insanın araştırılması gerekir.

Bir “X” Olarak İnsanı Okumak
Descartes, tüm felsefe sistemini kendisine dair bilgisine, “cogito ergo sum”a dayandırmıştır. Ancak bunu yaparken yöntem olarak benimsediği metodik şüphenin insanın kendisine dair bilgisini de alaşağı edeceği bir zaman gelecekti. “Bilinç-Beden” problemi insana dair en büyük “X”lerden biri olarak biçimlenirken modern bilim, nörolojinin beyne dair bilgisini felsefenin hizmetine sunar. Ancak nörolojiyle felsefenin evliliği soruları cevaplamaya yetmez. Bilinç ve evrendeki en karmaşık şey olan nöral ağ, en büyük bilinemezlerden birine dönüşür. Kant’ın soğukkanlılıkla emin bir şekilde parçalarına ayırdığı insan aklının kendisi de belki de Salt Aklın İdelerinden biri olmalıydı. Çünkü ne kadar bilince ve zihne dayalı algımız var olsa da insanın düşünürken bunun dışına çıkamıyor olması, José Ortega y Gasset’in deyimiyle bir “perspektif” olarak kendi zihnine ve kendi bilincine sabitlenmiş, bunların dışında konumlanmasının mümkün olmaması, aklın kendisinin de aklın bir bilinemezi olmasına neden olabilir.
Zihnimize dair bilgimizin bir “X” olmasına ek olarak “insan” kavramı da kendi içinde bir problemdir.
Tarih boyunca “insan” kavramı idealize edilmiş, sürekli yeniden tanımlanmış ve evrendeki konumu tartışılmıştır. Atina’da Delhi tapınağının girişinde “Kendini Tanı” diye yazar. Ancak “insan”ı tanımaya dair tapınak kâhinlerinin buyurduğu şey belki de bir imkânsızı ifade etmektedir. İnsan zihninin bilinemez olmasının nedeni onun dışına çıkamıyor ve karmaşıklığını bilimsel olarak çözemiyor olmamızdı. “İnsan”a dair bilinemezlerimiz ise “insan” kavramının içinin boş olmasından kaynaklanır ancak Kant’ın ifade ettiği gibi algının olmamasından kaynaklanan bir boşluk değildir bu. İnsan kavramının insanın dendi yaratımı olmasından ve bu nedenle de içinin sürekli farklı tanımlamalar, dogmalar ve ideolojilerle doldurulmasından kaynaklanır. Evrimin bize açıkladığı “Homo Sapiens” “insan” kavramını tam karşılamaz. “İnsan” aynı zamanda “gerçekleştirmemiz” gereken “başarmamız” gereken bir şeydir ve bu bakımdan bulutsu ve kararsız bir yapıya sahiptir. “İnsan” bilmemiz gereken bir şey olmasının yanında bir eylemi, bir gerçekleştirmeyi, var olmayı ifade eder ve bu durumda zihnimize dair X’lerimizin yanına epistemolojik bir bilinemeyenden çok, bir “var oluş” ve bir “etik” bilinemezi olarak insan “X”i çıkmıştır. Felsefenin “öldürülemeyeceği” yer, Kant’ın inancı devreye soktuğu yer, işte tam bu insan “X”inin sonrasında, bir adım ötesinde başlamaktadır. Kant’a göre insan aklı dünyayı elbette bilmek ister. Ancak bir üst görev olarak başarması gereken “insan” olmanın gereğini yerine getirmektir. Ve bu “insan” olmanın sınırları felsefe tarafından inşa edilmelidir. Felsefenin görevi evrene dair bilinemezliklere fazla takılmadan gökyüzündeki yıldızlar kadar emin olacağı bir ahlak yasası inşa etmek, bir yaşam rehberine dönüşmektir. Bu Gordion düğümlerine rağmen bir sistem kurmayı ve bir “yaşama” biçimi oluşturmayı ifade eder. Bir “X” olarak evren ve insanın incelenmesinden sonra bir yaşam “insan” olmayı gerçekleştirme, alıntıda “davranma” kelimesinde gizli olan eyleme geçme bilgisini oluşturmaktır.

Bilinemeze Rağmen Yaşamayı Öğrenmek
Kant’ın evrensel ahlak yasasını betimlerken göreve koştuğu Pratik Akıl, Hegel’in Praxis felsefesinde bir adım öteye taşınmayı bekler. Pratik Akıl, Nazilere masum komşularını ihbar etmemek mi yoksa yalan söylememek mi sorusuyla karşılaşınca cevapsız kalır. Kant’ın temellendirdiği ahlak sağlam bir sistemin ifadesidir ancak usa vurum için aklın düşeceği eylemsizlik kabul edilemez. Bu nedenle Hegel, “tarihi” insanın başardığı, insanın “efendi köle diyalektiği” içerisinde inşa edeceği bir kavram olarak tanımlar. İnsan tarih içerisinde Kant’tan farklı olarak özgürdür ve tarihe maruz kalmaz tarihin yaratıcısıdır. Sonrasında Hegel’in felsefesi Marx tarafından baş aşağı döndürüldüğünde de yine aynı kaygıyla felsefe yapılır. Marx’a göre felsefe dünyayı dönüştürmelidir. Filozof salt bir aklı yürütmeyle değil bir eylem adamı olarak vardır. Varoluşçulukta ve Nietzsche’nin “üst insan”ında da yaşama rehberi olarak felsefe ortayı çıkar. Felsefenin görevi, hangi düşünce ve ahlak sistemi içerisinde olursa olsun, bilinemez olarak ”X”lerin ötesine geçmek, bilinemeze rağmen bir “değer” yaratıcısı, bir “anlam” inşaatçısı olmaktır.
Modernizmden sonra, postmodernizm bilinemezin ve anlamsızlığın sisler arasına gömülürken felsefe bir sofistin ya da bir nihilistin görevinden fazlasını üstlenmelidir. Bu nedenle bilimin başarılarına ve kendisinin cevaplanamayan sorularına rağmen felsefe Wittgenstein’ın susmamızı söylediği yerde susamaz. Çünkü felsefenin nihai sessizliği ya da Hawking’in söylediği gibi “ölümünün” bedeli postmodern dünya için çok ağır olacaktır.
Sonuç: Dünya, İnsan ve Bilinemezlik: Neden Felsefeye İhtiyacımız Var?
Yazıda ilk olarak Kant’ın betimlediği Salt Aklın bilinemezleri incelendi ve Kant’ın felsefesi bilinemezle ilişkimizde bir yol gösterici olarak düşünüldü, ardından felsefenin celladı olma iddiasında olan bilimin Evreni açıklarken karşılaştığı X’lere örnekler verildi. Dünyaya dair bilinemezlerin yanında insan zihninin ve tek başına insan kavramının neden bir bilinemez olduğu açıklandı. Felsefenin, günümüz dünyasındaki görevinin insanın kendisi ve dünya karşısında gömülü olduğu X’lere ve felsefenin cevaplanamayan sorularına rağmen neden bir yaşama felsefesini ifade etmesi gerektiği ve neden X’lere rağmen susmayıp konuşması gerektiği vurgulandı. Felsefe kesin olarak hiçbir zaman sessizliğe bürünmemeli, “ölmemelidir”; çünkü bilinemeze dair tüm argümanlarımız kurmamız gereken yaşam felsefesi için Wittgenstein’ın deyişiyle sonradan kaldırıp atmamız gereken merdivenler olarak yorumlanabilir. Yanılgılara boğulmak ya da kesinsizlik içinde yaşamak belki de felsefenin kaderidir. Ancak bir X olarak “insan hudutsuz bir ölçüde dünyaya açılmış olarak davranırken” felsefe tüm kargaşası ve boşluklarına rağmen en iyi yol arkadaşı olabilir.
Ruken Asya Çiftçi

Kaynak: Gazete Duvar

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve canakkaleninsesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.