anafartalar market çanakkale
anafartalar market çanakkale
Advert Advert
Şiddet ve Toplumsal Cinnet

Şiddet ve Toplumsal Cinnet

Bu içerik 1637 kez okundu.
Şiddet ve Toplumsal Cinnet

İnsanlık tarihinde şiddet olgusu, Kabil’in kardeşi Habil’i kendine özgü bazı gerekçeler ile öldürme hikayesi kadar eskidir. Cinayeti işleyen Kabil, Adem ve Havva’nın büyük oğlu, öldürülen Habil ise küçük oğludur. Kabil, kardeşine karşı gelişen kıskançlık ve nefreti kendi içinde karşı koyamadığı şiddet eylemi ile gidermiştir. Habil ağabeyinin kendisine karşı olan bu eylemini fark etmiş olsa da, Tanrının rızası dışına çıkmayı göze alamaması nedeniyle eylem karşısında pasif kalmayı ve ölüme razı olmayı tercih etmiştir.

Şiddetin Tanımı

Dünya Sağlık Örgütü tarafından şiddetin tanımı; yaralanma, ölüm, psikolojik zarar veya kayıp ile sonuçlanan veya bunlarla neticelenmesi muhtemel olan, kişinin kendisine, başka bir kişiye, bir gruba veya topluluğa karşı fiziksel şiddet ve gücün tehdit veya fiili olarak kasıtlı kullanımı olarak yapılmıştır. Şiddet dışa yönelik olabileceği gibi, kişinin kendine yönelik öz kıyım eylemi şeklinde de olabilir. Şiddetin sadece fiziksel ya da bedensel kaba kuvvet kullanımı olarak tanımlanmaması gerekir. Şiddetin psikolojik boyutunda, kişisel özgürlüğü kısıtlamaya yönelik baskı ve yıldırma eylemleri vardır.

İnsan ve Davranış Modelleri

Günümüz davranış bilimleri, insan davranışlarını biyopsikososyal ve çok etmenli bütünlük içerisinde çözümlemeye çalışır. İnsan davranışının salt biyolojik nedenler ile açıklanması mümkün olmadığı gibi, psikolojik ve sosyolojik kuramsal yaklaşımlar ise tek başlarına davranış psikopatolojilerini açıklamada yetersiz kalmaktadır. Mutlak biyolojik determinizm yerini, çevresel etmenler ile şekillenmiş biyolojik ve genetik ‘çok yönlü’ kurama bırakmıştır. Günümüzde epigenetik olarak tanımlanan bu kuram, davranış ya da psikiyatrik bozukluk nedenlerini gen ve çevre etkileşiminin bir parçası olarak kabul eder. Burada ifade edilen çevre, niceliksel olduğu kadar niteliksel kavramların bir bütünüdür. Kişinin yaşadığı yer, beslenme alışkanlıkları, eğitim, dini, kültürel ve sosyal etmenler ‘çevre’ olarak ifade ettiğimiz geniş kavramın içerisinde sayılabilir. Şiddet davranışını da bu çok etmenli model içerisinde irdelemek daha doğru olacaktır.

Fiziksel özellikler gibi birçok davranışsal özellikler insan genomunda kodludur. Doğuştan gelen ve daha biyolojik temeli olan davranış eğilimleri mizaç olarak tanımlanır. Aynı genomik yapıyı taşıyan evlatlık verilmiş tek yumurta ikizleri, farklı ebeveynler tarafından ve çevre koşulları içerisinde büyütüldüğünde, fiziksel ve davranışsal farklılıklar gösterebilmektedir. İnsan, çevre ile sürekli bir devinim halindedir ve adaptasyon mekanizmalarını kullanarak çevresel koşullardaki değişimlere uyum sağlamaya çalışır. Bu uyum, koşullanmalar ile öğrenilir ve pekişir. Hem çevresel hem de içsel uyum sağlandığında, bu adaptasyon zamanla genetik yapı içerisinde sağlanmaya ve aktarılabilir hale gelmeye başlar.

Saldırganlık güdülerinin genetik aktarımını ve çevresel etkilerini, diğer canlı türlerinin farklı cinslerinde de görebilmekteyiz. Doğada bulunan vahşi canlı türleri, uygun koşullar altında, insanoğlu tarafından tam ya da kısmen ehlileştirilmiştir. Örneğin Rottweiler cinsi köpekler, mizaç olarak saldırgan bir yapıya sahipken eğitim, yaklaşım ve beslenme alışkanlıkları ile evcil ve uysal karakterli hale gelebilmektedir. Keza bunun tam tersi de mümkün olabilir.

Saldırgan davranışların genel olarak limbik sistem ile frontal ve temporal loblar ile ilişkili olduğu öne sürülmektedir. Beyin ile ilişkili bazı frontal lob tutulumlu patolojiler, saldırgan davranışların ön planda olduğu psikiyatrik klinik tablolara neden olabilmektedir. Serotonin, dopamin ve gama-amino butirik asit (GABA) saldırganlık ve şiddet davranışıyla ilişkilendirilen nörotransmitterlerdir. Ayrıca erkek cinsiyetinde şiddet davranışının daha fazla görülmesi, testosteronun rolünün araştırılmasına neden olmuştur.

Psikanalitik yaklaşımlar, kişiliğin dinamiğine dair cevapları bilinçaltında arar. Freud, bilinçaltına itilmiş güdüler bireyin davranışlarının temelinde yattığını ileri sürer. Bu güdülerden cinsellik ve saldırganlık iki önemli faktördür. Fakat korku etkisi ile bu güdüler bilinçaltında bastırılmıştır. Psikoseksüel aşamaların sağlıklı çözüme ulaşması ile kendi cinsinden olan ana-baba ile özdeşleşme kurulur. Bu özdeşleşme ile uygun toplum rolleri, sosyal değerler ve kurallar öğrenilmeye başlar. Toplum değerleri ve kuralları üst benliğin temelini oluşturur. İlkel ve kaba kalıtımsal dürtüler, üst benlik tarafından bastırılmış ve kontrol altına alınmış olur.

Ailesel ve Sosyokültürel Etkiler

Günümüzde de toplumların kitlesel davranış biçimlerinde; bölgesel, yönetimsel ve sosyokültürel etmenlerin bütüncül etkileri olduğunu görmekteyiz. Bazı davranış şekilleri bir toplumda kabul edilebilir ve kültürel yaşam tarzı olarak içselleştirilebilirken, bir başka toplum tarafından anormal ya da tabu olarak karşılanabilir. Toplumdan topluma ya da aynı toplumun değişik süreçlerinde şiddetin tanımı, amacı ve yönelimi de değişebilir.

Toplumun çekirdeği ailedir ve ailenin yapı taşı ise onu oluşturan bireylerdir. Toplum içinde yaşayan her birey, en küçük grup olan aile yapısından başlayarak sosyokültürel etkileşim halindedir. Bireyler, toplum içinde kabul görmeleri ve yaşamlarını sürdürebilmeleri için toplumun içselleştirdiği kural ve beklentilere yani sosyal normlara uyma çabası gösterirler. Bunu gelişimsel süreçleri içerisinde görerek ve yaşayarak öğrenirler. Kabul görme ile bu süreçler devam ettirilir ve yeni nesillere aktarılır. Toplumsal bellek bu yönde oluşmaya ve olgunlaşmaya başlar. Toplum tarafından kabul gören sosyal normlar, yürürlükte olan hukuki yasalar ile de çelişebilir. Örneğin günümüzde kadın şiddetinin altında yatan sebeplerinden biri, erkeği kadının üzerinde gören ve kontrolcü ataerkil anlayış şeklidir. Bu otorite kuran anlayış şekli, aile içi her tür fiziksel ve ruhsal şiddete gebedir. Eşler arasındaki adaletsiz kutuplaşmanın ilişkideki doyumu azaltacağı ve kadını silik bir rol modele dönüştüreceği açıktır. Oysaki aile içerisinde çocuklar ile en fazla fiziksel ve ruhsal etkileşim halinde olan birey annedir. Ruhsal sağlığı bozulmuş ve kişiliksizleştirilmiş bir kadının çocukları üzerindeki annelik rolünü ne kadar benimseyebileceği ise şüphelidir. Neticede bu kaos ortamında örselenerek yetişen çocukların ruhsal gelişimi de pek sağlıklı olmayacaktır. Bu ortamda yetişen çocukların yetişkinlik döneminde; suça yönelen antisosyal davranışlar, kendi eş ve çocuklarına şiddet uygulama, alkol ve uyuşturucu madde kullanımı sık görülür. Şiddet, çatışma çözme stratejisi olarak kullanılır.

Toplumun çekirdeğinin aile olduğunu ve bireyin ruhsal gelişiminde çevre faktörünün önemli olduğunu belirtmiştik. Çekirdeğin merkezinde ise çocuğun doğumundan itibaren onunla sürekli temas halinde olan kadın vardır. Bebeğin ilk karşılaştığı çevre, annesi ve anneye ait olan tüm uyaranlardır. İlk karşılaşmadan itibaren geri kalan zaman içerisinde de anne ile kurulan ilişki, bireyin yaşantısında önemini korumaya devam edecektir. Bu noktada uzun vadede ki kalıcı çözümler kadın odaklı olmalıdır ve bu zorlu süreç sabır gerektirir. Kalıplaşmış ve kitlesel belleğe yerleşmiş çarpık düşüncelerin iyi yönde hızlı değişimi beklenemez.

Kitle İletişim Araçlarının Önemi

Televizyon kanal sayılarının bu kadar arttığı bir ortamda, etik yayın ilkelerinin uygulanması ve kontrol edilmesi oldukça zordur. Yayıncı kuruluşlar, sundukları programların eğiticiliğinden ziyade izlenme oranlarına göre yayın akışlarını oluşturmaktadırlar. Bugün, aklı başında hiçbir ebeveyn, çocuğunun akşam haberlerini baştan sona izlemesini istemez. Belki bir yerden sonra kendisi de izlemekten kaçınabilir. Ya da sabah programlarını izlemesinin çocuğun mental gelişimine katkısının olmayacağını bilir, aksine çocuğun ruh sağlığının bozulabileceğini düşünür. Ülkemizde ne yazık ki televizyon, bireysel ya da toplumsal şiddetin ve suçun en fazla işlendiği ve kitlelere sunulduğu alan konumundadır. Medyanın, özellikle de televizyonun, çocukların cinsiyet rollerini belirlemede, politik görüşlerini geliştirmede, sosyal tutum ve davranışları oluşturmada etkisi büyüktür.

Ülkemizde son yıllarda, bilgisayar ve akıllı telefon kullanımı giderek yaygınlaşmıştır. Kitleler internet kullanımı ile sınırsız bir veri havuzuna kolaylıkla ulaşabilmektedir. Fayda ya da zarar ilişkisini kurmak ise tamamen kullanıcının inisiyatifindedir. Günümüzde bilgisayar oyunları büyük bir sektör haline gelmiştir. Bu oyunlarda şiddet teması, genellikle oyunun bir parçası olarak bulunmaktadır. Psikiyatri polikliniklerinde, özellikle de internet ağı üzerinden oynanan oyunların olumsuz ruhsal etkilerini, çocuk ve gençlerde sıklıkla görmekteyiz. Ne yazık ki bu ruhsal etkilenme ve bozulmalar, artık hastalık boyutunda da değerlendirilmektedir.

Güncel Yasal Düzenlemeler Şiddeti Önlemede Yeterli Mi?

Medeni hukuk ile bireylerin yurttaşlık haklarının sağlanması ve ceza hukuku ile suça yönelik yaptırımların uygulanması amaçlanır. Bireylerin yaşam haklarının sağlanması ve korunması devletin görevlerindendir. Herhangi bir hak mahrumiyeti yasal düzenlemeler ile giderilmeye çalışılır. Adalet ve eşitlik ilkeleri, kamusal düzenin sürdürülmesinde temel faktörlerdir. Teorik olarak var olan yasaların pratik anlamda işlevsel oluşu, bireysel ve toplumsal hakkaniyet duygularının gelişmesi için önemlidir. Kısasa kısasın muhatabı bireyler değil, suçun faili ve müştekinin haklarını savunmak ile yükümlü devlet kurumlarıdır. Yasalar hızlı bir şekilde müştekinin mağduriyetini gidermeye yönelik işlemeli, verilen cezalar caydırıcı ve ıslah edici olmalıdır. Bunun tam tersi ise öfkeye ve bireysel hak arama davranışına neden olabilir. Bireysel olan her öfke temelli eylemin, şiddeti kitlesel alana yayma riski taşıyabileceğini göz ardı etmemek gerekir.

Sonuç Olarak;

Yazımızda, kökeninden başlayarak, davranış bilimleri ekseninde şiddet davranışını açıklamaya çalıştık. Sebeplerin tek bir etmenden ziyade çok etmenli yani multifaktöriyel boyutuna değindik.

Yasal düzenlemelerin caydırıcılığının sağlanması, akut ve ivedi çözümler sağlayabilse de kalıcı çözümler için uzun vadede planlamaların yapılması gerekli gibi görünmektedir. Yasaların, tek başına, toplumsal refah ve huzuru sağlayabilmesi mümkün değildir. Eğer öyle olsaydı, dünya üzerinde şiddet ve şiddete bağlı tüm suçlar kontrol altında olurdu. Bunun yerine birey odaklı olmak üzere toplumun çekirdeğini oluşturan aile yapılanmasına odaklanmak önemli olabilir. Burada da çevre olarak tanımladığımız niteliksel ve niceliksel bütünlüğün, bireyin ‘iyi insan ve yurttaş’ olarak yetişmesine olanak sağlayabilmesi gereklidir. Buna yönelik çok geniş bir alanda planlamalar ve çözüm stratejileri geliştirilebilir. Fakat kadının eğitimi, aile içindeki ve sosyal rollerinin etkinleştirilmesi bu noktada temel olmalıdır.

Her kim olursa olsun, belli statü ve role sahip her bireyin yaşamdaki ilk temasının annelik rolündeki kadın ile olduğu unutulmamalıdır. Kadın yani anne, bir bebeğin dünyaya baktığı ilk penceredir. Dünyada hiçbir gelişmiş ve medeni ülke yoktur ki kadını, toplumsal rollerde geri planda bırakmış ya da kişiliksizleştirmiş olsun…


Uz.Dr. Erhan Akıncı
 


Kaynaklar

Caspi A, Moffitt TE. Gene-environment interactions in psychiatry: joining forces with neuroscience. Nature reviews 2006;7: 583-90.

Görmez K, Bayat B, Sezal İ, Göka E, Köse R, Özcan YZ, Kütlugün D, Sarımeşeli M, Kentli K, Cavcav D. Aile içinde ve toplumsal alanda şiddet. Ankara, Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Yayınları, 1998.

Öztürk MO ve Uluşahin A. Ruh Sağlığı ve Bozuklukları, Nobel Tıp Kitapevleri, 11. Basım ;  Ankara, 2008.

Sadock BJ, Sadock VA. Kaplan & Sadock’s Comprehensive Textbook of Psychiatry (Çev. Ed. H Aydın, A Bozkurt) 8. Baskı, Ankara: Güneş Kitabevi, 2007.


Bu yazı, İzmir Dişhekimleri Odası yayını olan Dişhekimi dergisinin Mart-Nisan 2015 sayı: 62'de yayınlanmıştır. 

Yorum yazabilirsiniz...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
GÖKÇEADA- Taş mercan kolonileri ölüyor
GÖKÇEADA- Taş mercan kolonileri ölüyor
ENEZ- Kaçak göçmenleri taşıyan bot battı 5 ölü!..
ENEZ- Kaçak göçmenleri taşıyan bot battı 5 ölü!..