Ali Rıza ÖZDEMİR
Ali Rıza ÖZDEMİR
Giriş Tarihi : 26-06-2016 01:49

Türkiye’nin Gerçek Mağdurları Alevilerdir

TÜRKİYE’de bir mağduriyet edebiyatıdır, almış başını gidiyor. Anlaşılan herkes mağdur bu ülkede: Rumlar, Kürtler, Süryaniler, Ermeniler, Yezidiler, Çerkezler, Romanlar… Mağdur olmayan yok! Türkiye’de kimin daha çok mağdur olduğu, kimin ajitasyonu etkili yaptığıyla doğru orantılıdır. “Ağlamayan bebeğe meme yok” düsturunca, kim daha çok ve daha yüksek sesle ağlıyorsa, o daha mağdurdur; mağduriyet liginde şampiyon da odur. Kişinin kurşun yemesi veya ayağına diken batması önemli değil; önemli olan hangisinin daha çok yırtındığı, duygu sömürüsünü kimin daha ustaca yaptığıdır.

Adının Türk olması sizi yanıltmasın; Türkiye’de büyük çoğunluğu oluşturan Türk soyluları elini sıcak sudan soğuk suya sokmayan bir grup olarak düşünmeyin. Türkiye’nin mağdurları arasında Türk soylular da var. Hatta diyebilirim ki, Türkiye’nin tek ve gerçek mağdurları Türk soylulardır.

Türkiye’nin tarihine baktığımızda, daha başından beri Türklerin ve Türkçenin aşağılandığını, hor görüldüğünü ve “öteki”leştirildiğini görürüz. Anadolu’nun “Türkiye” olarak anılmaya başladığı 13. yüzyılda bile Türkler, Türkiye’nin ötekileriydi. İbn-i Bibi’nin deyimi ile “cahil Türkler’in” “cahil dimağları fesada gelmişti”. Sonraki dönemlerde bu sıfatlara yenileri eklendi: kaba, akılsız, pis, korkusuz, zorba, idraksiz, asi… Resmi yazışmalarda edilen küfürleri saymak istemiyorum bile… Üstelik bu dışlama sadece sözde kalmadı, pratiğe de en kuvvetli şekilde yansıdı. Özellikle Anadolu Selçukluları ile Osmanlı’nın kuruluş ve ilk dönemlerini dışarıda tutarsak, “Türk devleti”, önemli oranda Türk dışındaki unsurların kümelendiği bir yapı haline geldi. Türk şairi Le’âlî’ye göre; “Acemün her biri ki Rum’a gelür/Ya vezâret ya sancak uma gelir”di.

Türkmenlerin sadece canları değil kadınları, çocukları, malları da “helal” yani ganimet sayıldı; yüzlerce fetva yayımlandı. Türkler aşağılanınca Türkçe de aşağılandı. 14. yüzyılda Âşık Paşa, Türk devletinde Türklerin ve Türkçenin dışlanmışlığını şu şekilde şikâyet ediyordu: “Türk diline kimesne bakmaz idi/Türklere herkiz gönül akmaz idi/Türk dahi bilmez idi bu dilleri/İnce yolu ol ulu menzilleri.” Fars ve Arap dillerine duyulan gereksiz hayranlığın fotoğrafını, 15. yüzyıl Türk şairlerinden Mesihî şöyle çekiyordu: “Mesihî gökten insen sana yer yok/Dolan gel ya Arap’tan, Acem’den”. Özetle Türklük, Türkiye’de “garip” kaldı. Bunun temel nedeni, kanaatimce, Türklerin devlet kurmada gösterdiği emsalsiz beceriyi, devleti elde tutmakta gösteremeyişleri oldu.

Türkiye, talihsiz şekilde ve adıyla tenakuz halinde birçok Türkmen kırımına beşiklik etti. 13. yüzyılda çocuk ve kadınlarına varıncaya kadar on binlerce Babai Türkmeni’nin, Frenk, Gürcü ve Kürt askerlerinin kılıcıyla can verdiğinin şahididir, dönemin kaynakları…

16. yüzyılın başında Safevi-Osmanlı mücadelesi sırasında, Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda on binlerce Türkmenin, Kürt kılıçlarıyla kesildiğini Kürt aşiretlerini Osmanlı devletinden yana organize eden İdris-i Bitlisi, ballandıra ballandıra anlatmaktadır.

16. ve 17. yüzyıllar boyunca devam eden ve Anadolu’yu kasıp kavuran Celali Ayaklanmaları yine on binlerce Türkmen kırımıyla sonuçlandı. Üstelik bunların en acımasızını Hırvat kökenli bir Osmanlı paşası yaptı: Kuyucu Murat Paşa. Kuyucu lakabını, Türkmenleri kazdırdığı derin kuyularda katletmesi ile almıştı. Yarattığı dehşet o kadar büyüktü ki, lakabını sonuna kadar hak etmişti.

Bütün bu yaşananlar sonucunda Kızılbaş Türkmen kitleler kentlerden uzağa, kırsal kesime ama özellikle dağlık alanlara çekildiler. Devletten dışlandılar, Kızılbaş olduklarını açıkça söyleyemediler, ibadetlerini gizli yapmak zorunda kaldılar, kötü lakaplarla anıldılar, en alçak iftiralara maruz kaldılar. Adeta lekeli bir kimlik, boyunlarına asılmıştı.

Buraya kadar ana hatlarıyla saydığımız kronoloji, bugün Alevi olarak adlandırdığımız kitlelerle ilgili. Ne var ki, 13. yüzyılda Anadolu’daki Türk nüfusun zaten büyük kısmı Şiilik eğilimleri taşıyan kitlelerden oluşuyordu. 16. yüzyılda bu eğilim, “Kızılbaş” ve “Bektaşi” kimlikleri altında zirve yaptı. Kızılbaş olarak yaşamanın zorlaştığı durumlarda bu kitlelerden bir kısmı Sünni olmayı tercih ettiler ve böylece iki dezavantajlı kimlikten en azından birinden kurtulmuş oldular.

Peki, Sünni Türkler ne oldu; ne yaptılar? Onlar hiç mağdur olmadılar mı adlarıyla anılan bu ülkede?

Sünni Türkler, Türkiye’de egemenlik kuran Türk devletlerinin unuttuklarıydı. İki temel görevleri vardı: askerlik yapmak ve vergi vermek. Haklarını vermek lazım; bu hizmetlerini kusursuz biçimde yerine getirdiler. Özellikle 17. yüzyıldan sonra Osmanlı’nın bütün savaşlarına asker yetiştirmekte Sünni Türkler, büyük başarı gösterdiler. Teoride askerlik görevi, bütün Müslüman erkeklerin yükümlülüğü olsa da, pratikte askerlik yapan tek etnik unsur Türklerdi. Tarihçi Kemal Karpat’ın tespit ettiği üzere 18. ve 19. yüzyılların Türkiye’sinde Türk nüfus, sonu gelmeyen savaşlar sonucunda trajik şekilde düşüş gösterdi.

Osmanlı yönetimi, Sünni Türklerin devlete bu kusursuz sadakatini, yine kusursuz şekilde ödüllendirdi. Devlet, kamu hizmetlerini en son Türklerin yaşadığı yerleşmelere götürdü yahut hiç götürmedi. Modernleşme ile gündeme gelen modern eğitim hizmetleri, özellikle devletle sorun yaşayan veya devletten kopması yüksek olasılıklı bölgelere kaydırıldı. Böylece bu okullardan mezun olan fakat Türk olmayan unsurlar bürokrasiye dâhil oldular ve devlet içinde hızla yükseldiler. Bu kısırdöngü, Türk soyluları sürekli olarak sistemin dışına itti. Sağlık hizmetleri yine öyleydi. Osmanlı toprakları, kırsal kesimde yaşayan Türk soyluların salgın hastalıklarla kırılmasına defalarca, evet defalarca şahitlik etti. Sonuçta, Sünni veya Kızılbaş, Türk soylular, Türkiye’de topyekûn sınıfta kaldı.

Tarihe baktığımızda, hepsinin olmasa bile, bazı etnik ve dini kümelerin Türkiye coğrafyasında bazı mağduriyetler yaşadıkları bir vakıadır. Ne var ki, bu mağduriyetler süreklilik arz etmemiş ve söz konusu etnik veya dini grubun tamamını nadiren etkilemiştir. Oysa Alevilerin mağduriyeti, süreklilik göstermiştir ve bütün grubu kapsayacak şekilde yaşanmıştır. Özetle, Türkiye’nin tek ve gerçek mağdurları genelde Türk soylular, özelde ise Alevilerdir. Tek kusurları var: ağlanmayı bilmiyorlar; hala da öğrenemediler.

 

Dipçe: Bu yazı, bazı genellemeler içermektedir ve geçmişe, bugünden bir bakışı temsil etmektedir.

NAMAZ VAKİTLERİ
HAVA DURUMU
Gazete Manşetleri
Yol Durumu
E-GAZETE
23 Nisan 2018 Solo Türk Gösterisi
GÜNÜN KARİKATÜRÜ
İYİ Parti ÇTSO ve Esnaf Odaları Ziyareti
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA