Ali Rıza ÖZDEMİR
Ali Rıza ÖZDEMİR
Giriş Tarihi : 23-11-2014 20:00

KÜRT IRKÇILIĞININ KAYNAKLARI

Bugün geldiğimiz noktaya bakar mısınız? Cumhuriyetimizin kuruluş felsefesinin sorgulandığı bir dönemden geçiyoruz ve artık Türk milliyetçiliğinin, bilinçli şekilde ırkçılıkla eşdeğer gösterildiği günleri yaşıyoruz. Medyanın önemli bir kısmında ekranları işgal eden gazeteci ve akademisyenler, koca koca adamlar, utanmadan ve milletin gözüne baka baka, onlarca yalanı bir solukta sıralamaktan çekinmiyorlar. 
Neymiş; bugünkü “Kürt sorunu”nu, Türk milliyetçiliği doğurmuş; Cumhuriyetin ilk yıllarında “ırkçı” söylem ve uygulamalar varmış… 
Eeee, sonra! 
Sonra bu tavır devam etmiş ve bugün “Kürt sorunu” başa çıkılmaz bir hale gelmiş… Yani, etki tepkiyi doğurmuş… Hatta işi “bölünmeyi tartışmaya” kadar ilerletenlerimiz bile mevcut… Ne de olsa “Artık geçti o günler; Türkiye, eski Türkiye değil” diyen aslan yavrusu aydınlarımız(!) var. 
Türkiye’deki bölücü akımların tarihsel seyrini bu kadar karikatürize eden ve terörün gerçek sebeplerini görmezden gelerek kendi devletini günah keçisi ilan eden sözde aydınlar, dünyanın başka hangi ülkesinde bu kadar el üstünde tutulur Allah aşkına? 
Öyle ya; iş, bir kere şirazesinden çıkmayagörsün… 
*** 
Elbette, Cumhuriyetimizin ilk yıllarında ırkçı söylemlerde bulunan bazı devlet görevlileri olmuştur. Ancak bu sadece bir iki lafla kalmış ve bırakın uygulamayı, fikir olarak yayılma imkânı bile bulamamıştır. Bu söylemler elbette kabul edilemez ama 1. Dünya Savaşı ve öncesinde birçok etnik guruptan ihanet görmüş, tam da yok olmanın arifesinden dönmüş ve Kurtuluş Savaşı yıllarından onlarca isyanla uğraşmış bir milletten, birkaç kişinin ileri söylemlerde bulunmasını çok da garipsememek gerekir. Öyle ya; “etki tepkiyi doğuruyor”du. 
Kaldı ki, Türkiye’de ırkçılığın hiçbir zaman Batı’daki gibi güçlü teorisyenleri olmamış, uç görüşler de milletin vicdanında yer bulmamıştır. Bugün “Türk ırkçılığı” üzerine bir literatür çalışması yapsanız, hiçbir sonuca ulaşamazsınız; eliniz bomboş kalır! 
Büyük Atatürk de ırkçılığa geçit vermemiş ve “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına, Türk milleti denir” diyerek bu tunçtan düsturu kayıtlara geçmiştir. Unutmayalım; bu cümlenin kurulduğu dönemde Avrupa’da ırkçı düşünceler zirve yapmıştı; birkaç yıl sonra da insanlar gaz odalarında katledilip, fırınlarda yakıldı.
*** 
Hele etnik ırkçılık/Kürtçülük yapan birçok kişinin, “Her türlü milliyetçiliğe karşıyım” diyerek doğrudan Türk milliyetçiliğine saldırması yok mu? Sözde adam her türlü milliyetçiliğe karşı ama her konuşması “Kürt” ile başlayıp, “Kürt” ile bitiyor. Her üç kelimeden biri “Kürt”le ilgili… 
Demokrasi, insan hakları, eşitlik gibi süslü kelimelerle etnik ırkçılığı pek profesyonelce paketliyorlar. Sanırsın ki adamlar, bunun özel olarak eğitimini almışlar. İşlerini de o kadar iyi yapıyorlar yani! 
Esasen bu sözde aydınların Kürtlerin sorunlarıyla da bir ilgileri yok; işleri güçleri etnik ırkçılık yapmak ve terör örgütünün değirmenine su taşımak… Çünkü Kürt demek, terör örgütüne karşı eline silah almış 80 bin geçici köy korucusu ve bunların aileleri demektir. Çünkü Kürt demek, her daim kendisini Türklük çatısı altında gören; kaderini Türkün kaderinden ayırmayan; vatanı, milleti ve bayrağı için can vermeye hazır neferler demektir. Çünkü Kürt demek Kardelen Elifler demektir. 
İşte “Kürt” budur; gerisi ise lafügüzaftır.
*** 
 
 
Tarihi bir vakıadır; Avrupalı kimliği, Türk kimliğinin anti-tezi olarak oluşmuştur. Bunun iki kırılma noktası vardır. 
Birincisi, Kavimler göçüne denk gelir. Avrupa’nın ilkel kavimleri, Hun Türklerine karşı savaşırken uluslaşma sürecine girdiler; Avrupa’nın etnik dokusu bu süreçle oluşmaya başladı. Bugünkü Alman, Fransız, İspanyol vs. uluslar, Hun Türklerinin öncülük ettiği Kavimler göçü ile oluşum sürecine girdiler. 
İkinci kırımla noktası ise, Osmanlı Türklerinin Viyana kapılarına kadar dayanması olmuştur. Bugün Avrupa’daki birlikteliğin ve tek vücut olma düşüncesinin temellerini, en azından Haçlı Savaşlarına kadar götürmek durumundayız. 
Kavimden ulusa, ulustan birliğe; işte Avrupa’nın Avrupa olmasının iki kırılma noktası… 
 
*** 
17. yüzyılda Ahmedi Hani (1650–1698) tarafından yazılan ve 1695 yılında yazımı tamamlanan Mem û Zin, Kurmançca yazılan ilk edebiyat eseridir. Cizre beylerinden Mir Abdullah'ın oğlu Mir Zeyneddin zamanında (854 Hicri/1451 Miladi) Mem ve Zin arasındaki aşk hikâyesini konu edinir.
Eldeki bilgilerden anlaşıldığı kadarıyla Ahmed Hani tarafından yazılan nüsha günümüze ulaşmamıştır. Medreselerde elden ele dolaşan eserin orijinalliği konusunda soru işaretleri bulunmaktadır. M. van Bruinessen’in de ifade ettiği gibi, bu eserin yazıcıların elinde ne kadar değiştirildiğini bilmiyoruz ve o günkü konuşma dili ile yazı dili arasındaki farkı da ayrıca dikkate almamız gerekmektedir .
Konu olarak, Ahmedi Hani’nin eseri, özgün değildir. Yapılan tetkikler sonrasında mesnevi tarzında kaleme alınan bu eserin Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Yusuf ile Züleyha gibi Türk-Fars ve Arap kültürünün ortak temasından esinlenerek yazıldığı anlaşılmıştır. Bir yoruma göre, Ahmedi Hani, “Memi Alan Destanı”ndan faydalanarak “Mem ve Zin” adlı eserini yazmıştır. 1730 yılında ise bu destanı, Azeri şivesi ile Ahmet Faik, Azeri Türkleri arasında rivayetleri derleyerek “Mem o Zin” adıyla kitaplaştırmıştır . Mehmed Uzun tarafından Kürtlerin millî destanı olarak gösterilen Memi Alan destanını,  esasında  menşei milat öncesine inen bir Türk destanıdır . Bir başka yoruma göreyse, Mem ve Zin, Doğu Anadolu ve Kafkasya’da Türk halkları arasında yaşayan Memi Alan adlı hikâyenin yeni bir yorumudur .
Ahmed Hani’nin eseri, önemini, Kurmançça yazılmış ilk edebiyat örneği olmasından almaktadır .
 
***
 
Bakan Günay her ne kadar yayımladığı kitap için “Uğurlu olsun, birliğimize, barışımıza, kardeşliğimize vesile olsun ” temennisinde bulunsa da, Mem û Zin’in birliğimize, barışımıza ve kardeşliğimize vesile olacak bir yönü yoktur. Devlet eliyle, ikinci bir dil inşa edilmesine katkıyı bir kenara bırakalım, Mem û Zin’in içeriğinde birliğimizi, barışımızı ve kardeşliğimizi dinamitleyecek ifadeler bulunmaktadır.
“Kürt Aşiretlerinin Yiğitlik Ve Gayretlilikle Övülmelerini Açıklamak Bunca Hamiyet Ve Cömertliğe Rağmen Talihsiz Ve Kara Bahtlı Olduklarını Göstermek” başlıklı bölümde Türk milletine hakaretler yağdırılmaktadır: 
 
“gam yerdi biz öksüzler için ve de acırdı
soysuz ve açgözlü çıkarcıların elinden bizi kurtarırdı
 
bize galip gelemezdi şu Rom, ona yenilmezdik
ve baykuşların elinde viraneye dönmezdik. 
 
Tutsak, yoksul ve çaresiz düşmezdik
Türklere ve Taciklere yenilip boyun eğmezdik
 
Ne’yleyim ki ezelden beri Allah öyle yaptı
bu Rom’u ve Acem’i bizlere saldırttı
 
onlara bağımlılık, gerçi veriyor utanç,
ama ünlü kimseleredir bu utanç
 
Beylerin omzundadır bu namus ve egemenlerin
Güçleri nedir ki yoksulların ve şairlerin !”
 
Kürtçe bilen ya da Kürtçe ile ilgilenen herkes çok iyi bilir ki Romi, “Türk” demektir. Sözde Kürtçe sözlüklerde de Romi, Türk olarak geçmektedir . Hatta Kürtçülerin Ape Musa’sı, Musa Anter, şöyle diyordu bir yerde: “Tarihte Kürdistan’ı zulümle ve devamlı ilkin işgal edenler Roma ve Bizans’tır. Topraklarımıza ailesiz ve yalnız asker olarak gelen bu adamlar, zulüm, hakaret ve namussuzluktan başka bir şey yapmamışlardır. Türkler de tıpkı Roma ve Bizans askerleri gibi, sırf erkeklerle, yani askerlerle gelip Kürtlere aynı muameleyi gösterince ve Kürt anane ve terbiyelerine riayet etmeyince, haliyle Kürtler bunlara da Romi diyorlardı ” diyerek durumu özetlemektedir.
Kitapta Acem ve Tacik olarak ifade edilen ise Farslardır.
Mem û Zin’i okumaya devam edelim:
 
“Şu Rom da, Acem de onlarla korunup hisar olmuş
Kürdlerin hepsi dört kenarda yer almış
 
(…)
 
Şu Tacik Denizi ile Kızıldeniz gibi Rom deryası
çıktıkça yerinden ve hareket ettikçe dalgası
 
Kürdler tümüyle kana bulanırlar
ve bir berzah gibi onları ayırırlar ”
 
Mem û Zin’de şairin hayali, Türkleri, Arapları ve Farsları, Kürtlere hizmetçi etmektir:
 
“Olsaydı bir uzlaşmamız ve dayanışmamız eğer 
ve hepimiz birbirimize itaat etseydik eğer
 
Rom, Acem ve Arapların hepsi
Bize hizmetçilik ederdi onların hepsi
 
O zaman tamamlardık dini de devleti de 
ve elde ederdik bilimi de hikmeti de
 
Ayırt edilirdi o zaman birbirinden sözler 
ve ayırt edilirdi yetenekli ve erdemliler ”
 
Şair, hızını alamamakta hikayesinde yer verdiği Botan Beyi lakaplı Zeyneddin Bey’in Türkleri, Farsları ve Arapları emri altına aldığını söylemektedir. Oysa hikayede söz konusu edilen Botan Beyi, hiçbir zaman Türkleri, Farsları ve Arapları emri altına alamamıştır:
 
“Romları, Arapları ve Acemleri emrine almıştı
ve “Botan Beyi” adıyla tanınmış, ün salmıştı ”
 
Mısralardaki ifadeler oldukça açıktır ve ayrıca açıklamaya gerek yoktur. Takdir edilir ki, bu mısraları barındıran ve açıkça Tük düşmanlığı yapılan bu kitabın birliğimize, barışımıza, kardeşliğimize vesile olacağı iddiası ayrıca açıklanmaya muhtaçtır.
 
***
 
Yüzyılın başında, Batılı ülkeler, Türk milletine karşı kullanmak üzere birçok gurubu da kışkırtmaya başladılar. Bunlardan ikisi, Ermeniler ve Kürtler oldu. Daha o dönemden itibaren Kürtçüler arasında “Türk düşmanlığına dayanan Kürt ırkçılığı”nı yerleştirmeyi başardılar. 
“Türk düşmanlığına dayanan Kürt ırkçılığı”nın sadece iki örneğini vermekle yetineceğiz burada. Bunlardan birincisi, Dersim şakisi Seyit Rıza’ya (1863-1938) aittir. Seyit Rıza, Dersim Generali unvanıyla (!) 30 Temmuz 1937 tarihinde İngiliz Dışişleri Bakanlığı’na yardım dileyen bir mektup yazmıştır. Mektup şu şekilde bitmektedir: 
“Ülkelerinde bulunan 3 milyon Kürt, barış içinde yaşamak, özgür, kendi ırkını, dilini, geleceğini, kültürünü ve uygarlığını korumak istiyor; benim sesimle ekselanslarınızdan maruz bulunduğu zulüm ve adaletsizliğe son vermek için, Kürt halkını hükümetinizin yüksek ahlakî etkisinden yararlandırmanızı diliyor. 
Sayın Bakan, en derin saygılarımızı sunmaktan onur duyarım.” 
“Kendi ırkını korumak.” Bundan daha açık bir ifade olabilir mi, ırkçılık adına! Bir topluluk kendi ırkını nasıl korur? Dış evlilikler yapmayarak! Oysa Türk milleti (ve doğal olarak Kürtler de) hiçbir zaman dış evliliği yasaklamamıştır. 
Örneğin,“Yağımızda kavrulur” diyerek Ermeni yetimlerini evlatlık almış, kendisine eş/aile yapmıştır. 
 
*** 
 
 
İkinci örnek ise, yine geçtiğimiz yüzyılın başında Kürtçülük hareketlerinde önemli roller oynayan Nuri Dersimi’ye (1890-1973) aittir. “Kürt Gençliğine Hitap” başlığı ile kaleme aldığı metin, “Kürdistan Tarihinde Dersim” adlı çalışmasının sonunda da bulunmaktadır. Bakın neler diyor Dersimi: 
“İntikam... Kürt namusuna sürülen lekeyi temizlemek için. 
İntikam… Süngülenen yüz binlerce Kürt yavrularının feryadını dindirmek için. 
İntikam... Girdaplara atılan, ateşlerde yakılan gelin ve kızlarımızın Kürdistan afakında (ufuklarında) uğuldayan eninlerini (inlemeler) teskin için. 
İntikam... Darağaçlarının altında ölümü kahramanca selamlayan, “Yaşasın hür ve müstakil Kürdistan!” diye haykırarak şehadet tacını giyen binlerce vatan kurbanlarının gayelerini tahakkuk ettirmek için. 
İntikam... Kürdistan denilen harabezar (harap olmuş) anayurdun istihlasi (kurtarılması) için. 
İntikam... Kürt diyarında uluyan sırtlan ve çakallar ırkının mülevves (pis, kirli) vücutlarından Kürt vatanını tathir (temizlemek) için. 
İntikam… “Medeniyet” denilen kahpenin peşine sığınarak bize uluyan köpekleri susturmak için. 
İntikam... İntikam... İntikam...” (Parantez içindeki açıklamalar bize aittir.) 
Evet, Kürtçülere göre “Türk ırkı” sırtlan ve çakaldır; uluyan köpektir ve dahi pis, kirli vücutları vardır. 
Özetle, yüzyılın başında yaşayan Kürtçülerin, Türklere bakışları bu şekildedir. 
Esasen, “Türk düşmanlığına dayanan Kürt ırkçılığı”nın belgelerini bir araya getirsek, bundan müstakil bir kitap çıkar. Çıkar çıkmasına da, bu çalışmanın pratikte, kardeşliğin tesisine bir faydası olur mu? O da başka bir konu…
 
*** 
 
 
Peki, bu metinleri buraya niye alıntıladık? Ekranlara çıkıp da etnik ırkçılık yapan fakat bu etnik ırkçılığı “demokrasi, insan hakları” gibi süslü kelimelerle örtmek isteyenlerin gerçek altyapısı ortaya çıksın diye! Onların geldiği gelenek, beslendiği kaynak, işte bunlar ve bunlara benzer metinlerdir; özetle Türk düşmanlığıdır. 
Onların dillerine pelesenk ettikleri “demokrasi, eşitlik, kardeşlik, adalet, insan hakları” gibi temiz kelimeler ancak bir palavradan ibarettir. Öyle olmasa önce, bölgedeki feodal bağlarla savaşır, bölgedeki insanlarımızın “özgür yurttaşlar” olması için çaba gösterirlerdi. Eğer dediklerinde samimi olsalardı, Kürtleri dert edinselerdi, Irak’ın kuzeyinde çok eşliliği yasal hale getiren Barzani’ye itiraz eder, en azından “Sayın” demeyi keserlerdi.  Bugün her Allah’ın günü ekranlarda, gazetelerde sözde, “Kürtler” adına konuşanlar ve işi Cumhuriyetimizi sorgulamaya kadar götürenler, sadece terör örgütünün değirmenine su taşımakla kalmıyorlar; toplumdaki birliği de dinamitliyorlar. Açık konuşmak gerek: Bu kışkırtıcı yayınların ve söylemlerin ulaşacağı sonuç, Allah muhafaza, bir iç çatışmadır. Üstelik bu iç çatışmaların ilk patlak vereceği yer, yine güneydoğumuz olacak, ilk çatışmalar muhtemelen korucu aşiretler ile terör örgütü yanlıları arasında çıkacaktır. İşte burada, şu sorunun cevabını aramak gerekiyor: Allah korusun, bir iç savaşın, bir “Türk Kerbelası”nın kime ne faydası olacaktır? 
Sorumuzun cevabı, bu yazının içinde bulunmaktadır… 
 
NAMAZ VAKİTLERİ
HAVA DURUMU
Gazete Manşetleri
Yol Durumu
E-GAZETE
23 Nisan 2018 Solo Türk Gösterisi
GÜNÜN KARİKATÜRÜ
İYİ Parti ÇTSO ve Esnaf Odaları Ziyareti
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA